Kütüphaneler Hâlâ Var!

Esenyurt Belediyesi Kütüphanesi

Esenyurt Belediyesi Kütüphanesi

Yolu hiç kütüphaneye düşmemiş, ömründe bir kütüphanenin büyülü kapısından içeri girmemiş kişiler var mıdır (ki mutlaka vardır) ama ben ilkokuldan beri kendim bildim bileli kütüphanelerle içli dışlı oldum; kitap dolu o hâneleri çok sevdim. İlkokul öğretmenimin payı büyüktür kütüphane alışkanlığımda. Bizim için (bizim için derken Aydınlılar için) sadece ödünç kitap alınacak yer değildir kütüphane, bunu da şundan dolayı söylüyorum; Aydın İl Halk Kütüphanesine yılın 12 ayı gidin harıl harıl ders çalışan, kitap araştıran veya süreli yayınları karıştıran onlarca insan görürsünüz.

Pamukkale Üniversitesi’nde okuduğum yıllarda İstiklal caddesindeki İl Halk Kütüphanesi’ne gittiğimde sırf bu yüzden çok şaşırmıştım; bomboştu. 2 yıl boyunca da kütüphanesi olmayan bir fakültede okumak zorunda kalmıştım; Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğum halde. Adnan Menderes Üniversitesi’ne geçiş yaptığımda kampüsteki merkez kütüphaneyi görünce çok heyecanlanmış ve mutlu olmuştum.

Aydın İl Halk Kütüphanesi az kahrımızı çekmemiştir. (Aslında buna kahrımızı çekti gözüyle bakmamak lazım; kütüphaneler biz okurlarla mutlu) Üniversiteyi de o kütüphanede çalışarak kazandım, KPSS’ye de orada hazırlandım; hatta çok güzel dostluklar bile kurulur kütüphanede; öyle ki bugün kardeş gibi olduğumuz Mutlu’yla 14 yıl önce kütüphanede üniversiteye hazırlanırken tanışmıştık.

Uzun süredir kütüphane havası solumadım; her şeyin merkezi İstanbul olmasına rağmen buraya yerleştiğimden beri neredeyse çoğu şeyden uzak kaldım. Onlardan biri de kütüphane! Bugün Esenyurt Belediyesi Kütüphanesi’ne gidip kütüphaneye üye oldum. Üye kaydımı yaptırdıktan sonra kütüphaneyi biraz dolaşmak için izin istedim; rafların arasında gezindim; kitapları inceledim. İçeride oturacak yer yoktu; gençler ders çalışıyordu. Kitapların raflarda neye göre sıralandığını çok anlamadım; yalnız bir düzensizlik hemen göze çarpıyordu. Kütüphanenin internet sitesinde 10 bin kaynaktan bahsediliyordu ama nitelikli kitap sayısının az olduğunu düşünüyorum. Ayrıca yine internet sitesinde yazıldığı gibi bedava çay kahve olayı sadece görüntüde var. (Belki çok kalabalık oluyor diye o hizmeti hafta sonları durdurmuş olabilirler diye de düşündüm.) Sistemdeki arızadan dolayı ödnüç kitap almaya gelen gençlerin geri çevrilmesi ve benim gibi yeni üye olanların fotoğraflı üye kayıtlarının 1-1,5 ay kadar gecikebileceği ihtimali de ciddi bir sorundu. Çıkarken görevli hanımla biraz sohbet ettim; 15 gün süreyle sadece 1 kitabın ödünç verildiğini, kitap azlığının da belediyenin yeni açtığı kütüphanelere destek amaçlı kitap gönderilmesinden kaynaklandığını anlattı. Kitap raflarındaki düzensizlik konusunda da hemfikirdik.

Kütüphanelerin başka bir kütüphaneye kitap paylaşımında bulunmasının mantığını anlayabilmiş değilim. Çok çok büyük ve zengin bir içeriğe sahip bir kütüphane için başka bir kütüphaneye kitap desteği sağlanabilir belki ama hâlâ kendi içeriğini tam anlamıyla zenginleştirememiş üstelik merkez bir kütüphanenin başka yere kitap göndermesi ne kadar sağlıklı? Belediyeler şehir süslü püslü olsun diye olduk olmadık her yere 1 haftada solan çiçekler dikeceğine onlara harcayacağı parayla kütüphanelerini zenginleştirebilir.

İkinci adresim Sefaköy İlçe Halk Kütüphanesiydi. Önünden geçerken oranın kütüphane olduğunu anlamayabilirdiniz ama kapısından içeri girdiğinizde gerçekten küçük bir kasabanın emektar kütüphanesine girmiş gibi hissediyorsunuz. Sefaköy’de kütüphanede bende böyle duygular uyandırdı; bir köy yerinde şirin bir kütüphanedeydim sanki ve içimi tuhaf bir huzur kapladı. Küçük olmasına rağmen kitap yönünden zengindi. Kulağı biraz ağır işiten ve daha önce 30 yıl boyunca Bayezıt Kütüphanesi’nde görev yapan beyefendiyle samimi bir sohbet de gerçekleştirdim. Üye kaydımı hemen yaptı ve 15 gün süreyle iki kitap alabileceğimi söyledi; hızlı okuyanlara 3 kitap verebildiklerini de ekledi. İçeride sadece üç kişi vardı; ders çalışıyorlardı; koskoca Sefaköy’de bu kütüphanenin varlığından sadece o 3 genç arkadaş haberdar diye düşündüm. Ne şanslılardı!

– Üye olmak veya ödünç kitap almak zorunda değilsiniz; bir kez de olsa bir kütüphaneye gidip raflardan bir kitap alın oturun. Birkaç saat okuyun ve o dinginliği, huzuru yaşayın. İnsan olarak buna gerçekten ihtiyacımız var; kitaplardan örülü bir dünyada dış dünyadan saklanmaya çok ihtiyacımız var; birkaç dakika da olsa…

– Çocuğunuzu önce McDonald’s’a değil kütüphaneye götürün. Onun karnını doyurmak kadar ruhunu doyurmak da önemli; hatta daha önemli. Hüss’ü kütüphaneye ilk götürdüğümde heyecanını ve hevesini bugün gibi hatırlıyorum.

– Kütüphaneler sadece sınava hazırlanılan veya ödünç kitap alınan mekanlar olmaktan sıyrılabilmeli. Çok yakın dostlarınızla Starbucks’ta değil de bir kez de kütüphanede buluşmak için sözleşin. O kitap kokan ortamda hiç konuşmadan bir arada bulunmak bile yetecektir.

– Bu yazı vesilesiyle Aydın İl Halk Kütüphanesi’ne selam olsun! 2004 – 2005 yılında Benim Kütüphanem projesi gönüllüsü arkadaşlarıma da selam olsun! Yüzlerce insanı kütüphanenin üst katındaki büyük salonda toplayıp kütüphaneyi yenileme projesini anlatmamızın üzerinden yıllar geçti; bugün yepyeni haline kavuşan Aydın il Halk Kütüphanesi’nin geldiği son noktada bizim de o projemizin izlerini görmek mümkün. Aydın’a gittiğim ilk fırsatta restore edildikten sonra yeniden okurları ağırlamaya başlayan kütüphanemizi ziyaret edeceğim.

Beni Bunlarla Bulmamalıydınız 2013

e-vren günlüğü’ne 2013 yılında Google’da hangi sözcükler aranarak gelindiğine baktım ve geçen yıllarda olduğu gibi yine arada birbirinden ilginç / gülünesi / garip arama sonuçları olduğunu gördüm. {İlkini 2010 yılında yayımladığım Beni Bunlarla Bulmamalıydınız serisinin devamını son olarak 2011 yılında yazmıştım.}

2013 yılı boyunca Google’da arama yaparken yolu e-vren günlüğü’ne düşenlerden en ‘akıllara zarar’ olanları aşağıda sıraladım. Akıllara zarar diyorum çünkü o arama’larla blogumun içeriğinin alakasını çoğunda kuramadım. Ayrıca bir insanın Google’a ‘anneannemin sevdiği şarkıyı aç bakayım’ gibi pek çok arama’nın mantığını izah edemedim ;) Aşağıdaki listeyi tek tek yorumlamak isterdim ama büyüyü bozmak istemedim. Sanırım bu şekilde yorumsuz listelenmeleri bile insanımızın interneti ve arama motorunu hangi amaçla kullandığına küçük bir örnek teşkil edecektir. 

– Oyuna gelme Türkiyem!

– Elazığlılar nasıl insanlardır?

– bi insan kendinden nasıl bahseder

– Kendinden bahseder misin?

– milasta deniz varmı

– Yalnızlık iyi midir?

– Asker kınası nasıl yakılır?

– Kader kimin elinde?

– benimle evlenirmisin tülin soyadı

– benimle evlenirmisin tülin ne yapıyor

– erenlerin bağından ara sıra ahiretten

– seni bu kadar seviyorum

– Aydın’a bu sene kar yağar mı?

– Aydın’da kar yağma olasılığı var mı?

– Dershaneden nefret ediyorum!

– Ezana kaç dakika var?

– onun cebisinde ne var acaba

– spor yapmayi beceremiyordum

– 2 dk salak ayagına yatarım omur boyu kpegim yaparım sozler

– 3430’a gönderilen kısa mesaj

– 50 mm 1.8 lensle gelin damat çekimi yapılır mı

– 7 Eylül’de Aydın’a Sıla mı gelecek?

– 7 satırlık bir vicudumuzla ilgili şiir

– Amasyalılar Karadenizli mi oluyor?

– Anneannemin söylediği şarkıyı aç bakım :)

– arkamdan konuşanlar ben neyın ne oldugunu bılıyorum

– aydın koçarlı dağlarındaki canavar

– bayramda biz ne fotoraflar çekilmişiz

– beren saat’in en çok yapmak isteyipte yapamadığı şeyler

– bi tarhana çorbasını bile beceremiyorum

– bulgarıttan göçmen çalışmış kalmış hakları

– dogum gunumde beni unutmadiginiz icin cok tesekur ederim

– Eşim Prozac kullanıyor cinsel açıdan mutsuzum

– fakülteler 6 yıla çıkarılıp yüksek lisans mezunu olacak mı

– kürk mantolu madonnanın adını değiştirmek istersen ne olurdu

– münevver’e motor dediler

– öğrencime aldığım hediye paketine nasıl bir söz yazabilirim

– önemli bir şey yapmak istiyorum ama beceremiyorum

– ramazan ayında ulu orta dışarıda yemek yiyenlere söylenecek söz

– recep ivedik ile yüz yüze mesajlaşma

– tebdili mekanda ferahlık vardır derler ama hiç ferahlığını görmedim

– teveccüh buyurmuşsun dendiğinde ne demek gerekir

– üniversiteden mezun oluyorsunuz mezun töreninize öğretmeninizi davet edin

– ünsüz türk erkek resmi

– ünsüz yakışıklı erkekler

Bu arada Facebook profilimi kapatmamla birlikte o kadar çok geri dönüş aldığım arkadaşım oldu ki bu beni çok mutlu etti. Onlar da aynı dertten şikayetçiydi ama benim asıl önemsediğim ayrıntı etkileşimdeki artıştı. Herkesi burada görmekten daha mutluyum ;) 

Siz, Siz Olun; Biri Ölürse Beğenmeyin!

Yıllar önce “öldüğünde tabutunu ‘beğen’ecekler” deseler mutlaka şaşırır kalırdım. Bugün, teknolojinin bizi getirdiği nokta ‘ölenin ardından bir Fatiha okumak yerine ‘beğen’ tuşuna tıklamak oldu. Oysa diğer tarafta Facebook yok; bilmiyor muyuz?

Geçen yıllarda Dijital Taziyeciler başlıklı bir yazı yazmıştım; yeğenim Ramazan’a anneannesini kaybettiği söylenmemişti ama çocuğun telefonuna peş peşe baş sağlığı (!) sms’leri yağmıştı. Başkaları, uygun zamanı ve ortamı bekleyen Ramazan’ın ailesinden çok daha hızlı davranıp üzerine düşen (!) görevi yapmıştı.

Talat Efe’nin 2010 yılında çekilen fotoğrafı ilk kez bu yazıda kullanıldı.

Yeni yılın ilk kötü haberi (ki her ölüm Allah’a kavuşmaysa buna kötü haber demek ne kadar doğru, onu da bilmiyorum) Talat amcamızın vefatıydı. 2010 yılının Aralık ayında Ziya’yla beraber kapısını çalmış ve saatler süren zengin sohbetine dahil olmuştuk. {Merak edenler kendisiyle yaptığım röportajı buradan okuyabilir} O, adeta yaşayan bir çınardı ve Aydın Efesi denilince akla gelen ilk isim Talat Efe, koca bir ömrü sırtlayıp 86 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Bir Ölüm Kaç Beğeni Alır?

Bugün cenazesi defnedildi; İbrahim’in, Evren’in en muhteşem Efe’si olmasında onun da payı yadsınamaz. Zaten İbrahim de Ne yokluğun dolar, ne hakkın ödenir.. Aldığım tüm övgüler senin, lakabım senin, Efelik senin… Şimdi attığım her adım da senin eserin.. Canım Dedem, Efem, Şairim mekanın cennet olsun… Ben nasıl yüklenirim yarın seni diye yazıyordu. 33 kişi tarafından beğenilen yazıya 18 baş sağlığı yorumu yapılıyordu.

Tam ekran yakalama 02.01.2014 215234

Bugün, toprakla buluşma vaktiydi ve Talat Efe, tıpkı Cahit Sıtkı Tarancı’nın yazdığı “Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misâli o musalla taşında.” mısralarında olduğu gibi tabutuyla baş köşedeki yerini almıştı. İbrahim’in cenazeden paylaştığı fotoğraf 12 kişi tarafından beğenildi (!) altına ise sadece 3 baş sağlığı yorumu yazıldı. Oysa yine biliyorduk ki Talat amcanın ve daha öncekilerin gittiği yerde sosyal medya yoktu. Bir tabutu beğenenlerin kaçı zahmet edip telefon açtı da baş sağlığı diledi ya da daha az zahmete girip bir Fatiha okudu? Öyle ya Facebook’ta ölenle ölünmüyordu!

Aramızdan Çoğu ‘Mobil Körlük’ Yaşıyor!

Instagram’da Talat Efe’nin 2010 yılında çektiğim fotoğrafıyla birlikte vefatını yazdığımda da peş peşe gelen beğeniler ‘mobil körlüğü’ bir kez daha ortaya koyuyordu. Beğenenlerin büyük çoğunluğu muhtemelen yaşlı bir efenin fotoğrafını beğenerek tık’lamıştı. Yazıyı okuduklarını sanmıyorum; okuyup da yorum yazmasa bile Fatiha okuyan kaç kişi vardı acaba?

Ölümü bile tüketir olduk internette. Tıpkı ömürleri tükettiğimiz gibi. Doğar doğmaz bebeğimizin cıbıl cıbıl fotoğraflarınızı sanal alemde eşe dosta sergileyen bizler ne vahim videoaları, fotoğrafları ‘beğenip’ geçmedik mi? Artık bir ölüm haberi, bir tabut beğenilmiş çok mu…

Hâlâ okumasını bilen ama vakti de olan varsa Fatiha… Talat amca ve es geçtiğimiz diğer kaybettiklerimizin ruhuna…

2014 İyi Oldu; Çift Sayı

Herkes gibi ben de yeni umutlarla girdim yeni yıla, üstelik yarı uyuyarak. Akşam elektrikler kesikti, geldi sonra tekrar kesildi derken günün iş ve yol yorgunluğu da üzerime çökünce 23.50 gibi yatağa girdim. Sitede oturanların yeni yıl çığlıkları arasında havai fişek seslerini yarı uykulu yarı uyanık halde işittim. Batıl inancı olan biri değilim ama 2014’ü yatarak geçirmeyi hiç hedeflemiyorum; her yıl bir önceki yıla göre bir basamak daha çıkabilmeli insan (;

Geçen yıl İstanbul’daki ilk yılbaşım diye önceleri televizyondan seyrettiğim Nişantaşı’ndaki sokak kutlamalarına katılmıştım; bu yıl da aynı yerdeki kutlamaları yine televizyondan seyrettim ama tek bir farkla: İstanbul’dan ve 25. kattan (;

facebook

2013 yılının sonuna doğru yeni bir karar aldım ve 2007 yılında açtığım Facebook profilimi kapattım. Haftalar öncesinden bunun duyurusunu ara ara yapıp arkadaş listemdekileri e-vren günlüğü’nün Facebook Sayfası‘nı beğenmeye yönlendirdim. Bazı arkadaşlar, Facebook profilimi kapatacak olmamı, sosyal medyadan çekiliyor olmam gibi yorumladı ve buna bir anlam veremediklerini söylediler. Oysa Facebook sayfası aracılığıyla blogda yer alacak yeni yazıları paylaşmaya devam edecektim.

Benim derdim, 2007’de büyük bir heyecanla kaydolduğum Facebook’tan bir birey olarak artık sıkılmış olmam. Bana sürekli yorum yapan ama sadece isimlerini bildiğim kişileri Facebook sayesinde onlarca fotoğrafıyla tanımak kesinlikle heyecan vericiydi. Ama bunca yıl sonra biraz gizemin ve biraz mesafenin daha mayhoş bir tadı olduğunu fark ettim.

Facebook, özel hayatlarımızı cömertçe sunduğumuz tam bir görgüsüzlük meydanı haline geldi. Arkadaş listemdeki arkadaşların neler paylaştıklarına pek bakmayan biri olmama rağmen bende bile bu intiba uyandıysa 24 saatini Facebook’ta geçiren arkadaşların da benimle aynı düşüncede olduklarını tahmin edebiliyorum. (Ya da vazgeçtim, Facebook’ta saatlerini harcayan kişi zaten bu durumdan memnundur.)

Facebook profilimi kapatınca kendimi daha dingin hissetmeye başladığımı söyleyebilirim. En azından paylaşımlarımı oraya buraya servis edeceğim diye 9’a bölünürken şimdi 8’e bölüneceğim ;)

Ah bir de Facebook’u tam bir dedikodu malzemesi olarak kullananlar vardı ki kendileri hiçbir şey paylaşmayıp eşin dostun yediğini içtiğini gittiği gezdiği yeri takip edip akraba ziyaretlerinde bunları anlatırlar. Ben bu sınıfa özellikle akrabaları koyuyorum. (Lütfen özel yaşamınızı paylaşma konusunda bu kadar cömert olmayın, gizlilik ayarlarınızı önemseyin ve samimi olmadığınız kişilerin sizin akşam evinizde hangi kıyafetle oturduğunuzu görmesine izin vermeyin)

Aslında Facebook profilimi kapatma kararımda en önemli etken bloguma daha çok yoğunlaşma isteğim oldu. Facebook, ilk başta bloga yazdığım yazılardan takipçileri haberdar etmek için bir araçken sonradan amaç’a dönüşmüştü. 2005 yılından beri tanıdığım bazı blog yazarı arkadaşlarımın birkaç yılda bloglarını terk edip Facebook’un derin sularında kaybolmaları bunun en güzel örneği.

Beni okumak, takip etmek isteyenin ilk ve öncelikli adresi yine blogum olsun istiyorum; o yüzden Facebook’la birlikte Linkedin profilimi de kapatarak şöyle rahat bir şekilde arkama yaslandım. Herkesi görgüsüz yaşam paylaşımları ve muhteşem kariyer basamaklarıyla baş başa bıraktım, pişman değilim ;)

Bloga yazı yazdığımda Twitter‘dan ve Facebook üzerinden haberdar olmak isteyenler için hâlâ bir şans var ;)

Mutlu yıllar Türkiye

Çocuğunuz İnterneti Kullansın, İnternet Çocuğunuzu Değil!

484650_544081308965743_224135580_n

18 yaşından küçük hiçbir çocuğun “Facebook, twitter, email” gibi özel şifresi ve hesabı olamaz; anne-baba tarafından çocukların bu hesapları her an kontrol edilebilir durumda olmalıdır.

18 yaşından küçük bir çocuğun internet dünyasında ‘özel’i olamaz. Çocuklarının sosyal ağlarda neler yazdıkları, hangi fotoğrafları paylaştıkları, neleri beğendikleri ve nasıl yorumlar yazdıkları ebeveynlerin sorumluluğundadır ve sürekli takip edilmelidir. 

İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eğitim Bilimleri Bölümü bünyesinde gerçekleştirilen araştırmaya göre 7. ve 8. sınıflarda “Siber zorbalık” artarken 4. ve 5. sınıflarda “siber mağduriyet” daha fazla. Üstelik öğretmenler de farkında olmadan ya da farkında olarak siber zorbalığa maruz kalıyor ve bunun oranı %7. Siber zorbalık NEDİR?

İçim Üşüyor

Bu yazıyı Özdemir Asaf kaleme alsın isterdim. İçimde, satır satır anlatsam bitmeyecek bir hayal kırıklığı, hüzün ve yalnızlık var. Belki O, iki dizeyle veya tek bir mısrayla anlatırdı içimde yıkılan evreni!

İçim üşüyor. Geçtiğini sandığım yaralarım yine kanadı. Hayatın benim için zannetmekten ibaret olduğunu anladım. Yine ne kadar yalnız ve bu yalnızlık karşısında bîçâre olduğumu gördüm. En çok ihtiyacım olan sevilmek ve sahiplenilmek duygusunun hiçbir gönülde ve yürekte var olmadığını anladım.

Herkesin güzel hayatları var. Çoluk çocuk eş dost kalabalıkları var. Bense burada, ta oradan artık her şey anlaşılmıştır diye düşünürken anlaşılmadığımı bir kez daha tecrübe ettim. Unuttuğum sandığım, yok saydığım acı gerçeklerin yeniden yüzüme vurulduğu ve yıkıldığım an’dayım.

İçim üşüyor, nasıl üşümesin… Beni hayatta karşılıksız seven tek kişi için sevdiği onca insan varken varlığımın zerre kıymetinin olmadığı bir tokat gibi yüzüme vurulmadı mı? Tam da her şey geride kaldı derken!

facebook’evreni ] twitter’evreni ] RSS Abonelik