MisAfiR KaLeM{LeR} « …bir e-lektronik yaşam projesi

{Nisan ’07 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Çok garip bir alem bu sanal alem… Herkes bir yerlere üye, bir sitenin hayranı, forumlarda adı geçiyor. Kısacası kızların, erkeklerin şahıslarına münhasır hallerini üye oldukları sitelere bakarak anlayabiliyoruz. Bunun yanında; Okul yollarında sevdiğini takip eden, gece telefonlar bekleyen, sıralara şiirler yazan, gömleğinin iki düğmesi açık, saçları yana taralı gençlik yerine, msn listeleri kalabalık, nicknameleri üç noktalı sözlerle dolu, okul sıraları msn adresleri ile süslenmiş gençlik var.

Bir toplumun hal ve hareketlerini, kültür seviyesini, ilgi alanlarını da sanal alemlerde gezerek görebiliyoruz. Örneğin bir video sitesinde Coşkun Aral adıyla tarama yaptığımızda bir video, Banu Alkan olarak tarama yaptığımızda sayısız video ile karşılaşmamız gibi… Bir de sanal alem muhakemesi vardır bilmem dikkat ettiniz mi? Bir olay olur, bu olay forumlara taşınır hemen arkasından web siteleri yapılır, eğer görüş yanlışsa karşıt görüş çok değil hemen ikinci gün tavrını koyar ve konu forumlara taşınır, web siteleri yapılır. Sanal alemde halk doğruya en geç üç günde ulaşır. Örneğin, Hırant Dink cenazesindeki Hepimiz Ermeniyiz sloganına sanal alemin tepkisi kaç günde olmuştur?

Maillerde gelen o görsel sunular, özel gün ve haftalardaki özel mesajlar, her milleti kendi açısından kabuğuna çekilme derin mülahazalara sebebiyet verdi. Ülkemizdeki ulusalcığın artmasında sanal alemin emsalsiz yeri var. Bunun en büyük örneği ise Kuvay -i Milliye Derneği, ADD gibi sitelere girenlerin sayısının artması gösterilebilir.

Her tür dokümanın 2 tıklama ile ulaşılabildiği bir alem bu sanal alem. Bu kolaylığın verdiği güzellik kadar rehaveti de var. Bizim tayfa, son defa kara önlük giyen, yıllık ödevini son defa dolma kalemle yazan, araştırmalarını kütüphanelerde ve gazetelerden aldıkları ansiklopedilerle yapan devre, yeni nesile nazaran daha kıymet bilir durumda. Ama yeni nesile okullarda bilgisayar dersi verilmeden önce, doğru şekilde kullanılırsa harikalar yaratılabilineceği anlatılmalı, dirayete erdiği zaman bilgisayar kullanım hakkı verilmesi gibi önlemler alınmalı. Bunun en büyük örneği ise okul saatleri dışındaki internet kafelerin durumu (Knight online bataklığı )

Her ne kadar sevsem de bu alemi, her ne kadar işim olsa da, gerçek hayata bağlılığından gelip geçici. Ama ben sanal alemdeki ömrümü kendim belirleyeceğim. Google’dan kaydım düşecek, mail adreslerim kapanacak, msn’imde başkaları çıkacak, alan adım ve adresim silinecek, skypem meşgul çalacak, Evren’in sitesine “Adamın Biri” diye yorum gelmeyecek. Sanal alemdeki ötenazi hakkımı kullandıktan sonra 2 melek sağımdan ve solumdan tutup götürecek… Karadeniz’in en nadide yeşilliğine küçük bir bahçelikte o iki melekle (karım ve çocuğum) gerçek hayatın tadını inadına Orhan Veli tadında yaşayacağım. Bana kalırsa siz de Azrail’i beklemeden öldürün kendinizi !

Mustafa Pişirici, e-vren günlüğü’nün Nisan 2007 MisAfiR KaLeM’i. 1982 yılında Isparta – Yalvaç’ta doğdu. ADÜ Bilgisayar Teknolojisi ve Programlama Bölümü’nden mezun oldu. Aydın Egetek Toshiba bayiinde ağ sistemi uzmanı, AyTv’de grafik tasarım, Antalya Destech Bilişim Çözümleri’nde web uzmanı olarak görev aldı. Şu anda Yalvaç’ta dinlenme ve gelen teklifleri değerlendirme amacıyla bulunuyor. Aynı zamanda profesyonel anlamda fotoğraf çekimiyle ilgilenen Mustafa Pişirici’nin www.pisirici.com alan adıyla da bir web sitesi var.


{Mart ’07 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Ne kadar güzeldir bir sevdiğinin olması, en zor anında, hiç ummadığın bir zamanda bir selamıyla içini ısıtması. Ağlarken sesini duyar duymaz bütün olumsuzlukları anında unutmak, yağan karda başını pencereye yasladığında onu hayal etmek, yağmurlu havalarda soğuktan değil onu özlediğin için ta derinlerde bir yerinin sızlaması ne güzeldir. Bir merhabasıyla bütün karanlıkların aydınlanması, “gel” demeden yanında olduğunu bilmek, gittiğin her yere onu da kalbinde, benliğinde, yanında götürmek..

Ona dair şarkılar söylemek, bütün güvercinleri kaçırmak uğruna. Yazılar yazmak sayfa sayfa. En güzel cümleleri bile beğenmemek, en güzel sözleri bile ona yakıştıramamak ne güzeldir. Sonra düşünmek onu ve ne yazarsam yazayım ona dair bütün sözlerin güzel ve anlamlı olacağını; çünkü aşk kitabının kapağında, yüzünün olduğunu bilmek ne güzeldir.

Fark etmek, yok olmak, yanmak, yakılmak ne güzeldir.
Dönüp dolaşıp kendini onda bulmak ne güzeldir.

Ertesi gün uyandığında, gözlerini gözbebeğinin içinde görmek ne güzeldir. Sonunu bilmeden kendini ateşe atmak; ama onsuz da ateşte olduğunu bilmek ne güzeldir.

Karar vermeden, fikir üretmeden, mantıklı düşünmeden, sadece sevmek ne güzeldir.

Adı anıldığında sus pus olmak, kızarmak, utanmak ne güzeldir. Defalarca yeminler bozmak, kalpler kırmak, kırılmak, affetmek, af dilemek, onarmak, yapmak, yenilmek, sevgiye boyun eğmek ne güzeldir.

Gitmek, dönmek, özlemek, beklemek, unutmamak, unutulmamak, aşk uğruna ağlamak, kısaca aşk içinde kendini kaybetmek ne güzeldir.

Korktuğunun başına gelmesinden ürkmek, acı çekmek, yas tutmak, kısaca çelişki içinde kalmak, pişman olmak; ama geçmişi sorgulamadan başlamak, yine yeniden sevmek, sevdiğinden vazgeçmemek ne güzeldir.

İlk olmak, tek olmak, son olmak ne güzeldir.

Dualar etmek, yalvarmak, yakarmak, kavrulmak; ama hiç ummadığın bir anda “işte O” diyebilmek ne güzeldir. İçinde olmak, dışında olmak, karar verememek, kendini belirsiz bir sona bırakmak; ama yine de gururuna yenilmeyip “kal” diyebilmek ne güzeldir.

Her şeyi boş vermek, her şeyi dert etmek, kahretmek, yine de isyan etmemek ne güzeldir.

Fotoğrafına baktığında sanki karşındaymış gibi gülümsemek, aşk kadehini son damlasına kadar içmek, gönül denizinde boğulmak, özgür ruhumuzu bir tek kişiye zincirlerle bağlamak ne güzeldir.

Gelmeyeceğini bilerek beklemek, onsuz bayramların zehir olması, sevinçlere hüzünlerin karışması, bir sevdanın tek başına hükümdarı olduğunu bilmek ne güzeldir.

O olmayınca öksüz çocuklar gibi üşümek, “keşke yapmasaydım” diyebilmek, güneşi görememek, yaşadığını hissedememek, aç kalmak, tek kalmak, başka gözlere kör olmak ne güzeldir.

Onun kokusundan başka koku duymamak, ondan başkasını görmemek, onun teninden başka bir tene dokunamamak, ondan başkasını hissedememek ve her yeni gün bir şeylerin olmasını beklemek ne güzeldir.

İki kişi yaşamak her şeyi, bir bardak da onun için çay içmek, yorgun düşmek bu yüzden, kıymetini anlamak sevdiğinin, artık eski günlere dönemeyeceğini bilerek yine de pes etmemek bu hayattan ne güzeldir.

Gözlerini hayal etmek, denizin dalgaları gibi saçlarını okşamak, ellerinden tutmak, defalarca öpmek ne güzeldir. İlham olması her yazıya, akıllara zarar olması, şarkı, türkü, şiir, her ne varsa aşka dair onda olmak; hayatının tümünde olması ne güzeldir.

Fırtınalar koparmak, kalabalıklarda kaybolmak, onsuz bu şehirde olmaktan nefret etmek ne güzeldir. Telefonunun çalmasını beklemek, yaşadığın şehri terk etmek, başka yere yerleşmek, ama aşktan kaçılamayacağını bilmek, nereye gidersen git kalbini, aklını, yüreğini de yanında götürdüğünü bilmek ne güzeldir.

Hiçbir sevdada aynı tadı bulamamak; dünün, bugünün, yarının ve bir yanının hep yarım kalacağını bilmek, kayıp hüzünler saklamak, hep gurbette kalmak, ne güzeldir acıyı tatmak.

Hayat uzun ve bitmek bilmeyen bir film, yönetmen ise acımasız, insanı en can alıcı noktalarından vuran. İşte o yönetmenin sen olduğunu bilmek bile ne güzeldir.

“Ben gidiyorum.” dediğin gibi “Ben geldim.” diyebilmek ne güzeldir.

Rüyalarda görmek ardı sıra, biteceğini bilsen de bu güzel rüyanın, sabah kalktığında gerçek olması için dualar etmek, ilk onu düşünmek, telaşlanmak, kendini kaptırmak ve yine kendini çekip almak bu güzel düşten ne güzeldir.

Beklentisiz sevmek, gerçek sevginin kimseye söylenmeden, kimseyle paylaşmadan ve asla kavuşmadan da var olabileceğini bilmek, aşk denen illete bulaşmak ne güzeldir…

Ben sadece seni “bendeki senle” sana anlatmak istedim. Bu yazıyı okursan bir gün bil ki içimde onca söz var seni sevmelere adanmış; söylenemeyen onca söz…

Daha ne söylenebilir ki sevgi ve aşk adına… söylenmiş nice sözler var ki hala söylenmekte; ama son bulmamakta; çünkü dünya sevgi üzerine dönüp durmakta…

Mart ’07 MisAfiR KaLeMi Neşe ALTUNAL, Sakarya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu.


{Şubat ’07 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

ALLAH’IN “EVREN”İNDEKİ “HİKMET” TESADÜF MÜ?

Bir zamanlar hiç anlayamadığım, bir gerekçe bulsam da saçma dediğim veya tesadüfe bağladığım şeyler olurdu. Her şeyi tesadüfe bağlamak kadar kötü bir şey yokmuş meğer…

Tanışalı uzun zaman olmadı ama o kadar çok şey öğrenmişim ki senden, ilk görüştüğümüz vakti hatırlıyorum. Ben bir heveskâr, sen çoktan yolunu çizmiş bir üstad. Ben sadece olması gerektiği gibi davrandığımı düşünürken yazmanın da ne kadar zor bir şey olduğunu ilk sende hisseden kişi… Çocukça gelen “aaaa hemşo” tarzı tanışmadan sonra bu kişinin hayatımda önemli bir yere sahip olacağını hiç tesadüfe bağlamadım.

Belki erken belki de geç oldu yüz yüze görüşmemiz. Ben o kadar saçma sapan baktım ki ilk anda bu karşılaşmaya, o kadar yapmacık düşünmüşüm ki arkadaşlıkları, ne kadar nazik olmaya çalışsam da kendim gibi olamadığımı her zaman anladım. Sen karşılıksız arkadaş olmanın ilk tohumlarını, adam gibi adam olmanın ilk şifresini bana veren ve bu anlamda hayatıma farklı bir tadı tattıran “Evren”im oldun.

Dedim ya belki tesadüfe bağlanmaması gerekenlerin içinde en üst sıraya layık olan sen vardın. Övülmeyi sevmezsin bilirim. Seni en güzel açıklayan sloganı da senden çalmayı istemem; “evren” olmak bir yana, seni kendi kabuğunda (görebildiğim kadar) tanımlamak ve geniş “evren”ini sana anlatmak isterdim. Tesadüfle başladım ya yazıya, bunun da bir sebebi, hayatta tanımam gerek dediğim insan tiplerinde seni toplayabilmemdir. ‘Demek ki her şey tesadüf değil’ önermesini sende yakalayabildiğim için seni böyle tanımlamak istedim.

Garip bir duygu senin arkadaşlığın, olması gerektiği düzeyde olması ve bir o kadar da samimi olması ne kadar büyük bir uyumu sende yakalamış anlamıyorum. Belki düşünüldüğünde mübalağa gibi görünse de her zaman bu duyguyu yakalamak çok zor hatta imkansıza yakın. Senden öğrendiklerimi düşündüğümde kurduğum kelimelerin basitliği o kadar çok gözüme batıyor ki, belki de bundan dolayı düz yazı yazmaktan kaçındım. Ama bunları anlatacak bir nazım örneğini de hayatım boyunca uğraşsam yazamam sanırım.

Her ne kadar yeni tanışıyoruz sayılsa da, her görüşmemizde insanlara dair yeni anlamlar vermek, yeni anlamları öğrenmek seninle çok güzel. Dedim ya bunlar mübalağa değil, belki de anlatabileceklerimin yarısı.

Düz yazıyı her ne kadar layıkıyla yazdığımı düşünemesem de bunu şiirlerle tamamlamak sanırım beni seni anlatmama az da olsa yardımcı olacak.

Bakarsın böylelikle Allah’ın ‘Evren’inde bir ‘Hikmet’ yerini bulur.

HAYLİ OLMUŞ SENDEN VAZGEÇELİ

Uzun zaman olmuş sana dokunmayalı,
Uzun uzun ruhuna bakıp kaybetmeyeli kendimi,
Hayli zaman dökememişim duygularımı kaleme
Acı acı kıvranmayalı, gözyaşımı tutalı çok olmuş
Seni başkasıyla görmeyeli, düşüncelerini öğrenmeyeli
Hayli olmuş senden vazgeçmeyeli

Sigaramı yarıda söndürmeyeli
Gözlerine yalvarmayalı, zorla gülmeleri özleyeli
Hayli zaman olmuş ruhumun defterine dalmayalı.

Sensiz ellerimin ısınmağını unutalı çok olmuş
Gözlerimden akmadığın zamanı yaşamayalı
Hele bir de sana dokunmayalı, bir müddet susarak yatmayalı senle.

Senden geçeli çok olmuş,
seni sensiz bırakalı ise daha taze gül gibi…

Ben Sana Şair; Sana Şiirdim Ben

ben sana şair; sana şiirdim ben
dudağımda lal olurken her zerren

ben sana erkek; sana güvendim ben
aguşumda uyumandan çekindim ben

ben sana dost; sana sırdaştım ben
sözlerimden sakınırdım sen susarken

sen sana deli; senle deliydim ben
sana aşık olmamdan belliyim ben

—-

e-vren günlüğü Şubat Ay’ı Misafir Kalemi Hikmet GEZER, 1985 Aydın doğumlu. Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği 2008 mezunu. Ayrıca hikmetgwzer.blogcu.com adresinde yazılarını da paylaşıyor.


{Ocak ’07 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Bundan üç ay önce işyerinde oturuyor ve bilgisayarda bazı işleri yapıyordum. Aynı zamanda da radyo da Slow Türk’ü dinliyordum. Müzik bitti ve Dj; “reklâmlardan sonra tekrar buradayız” dedi. Reklâmlara girildiğinde de birden Levent Yüksel’in sesi geldi. Bir reklamın müziğini seslendiriyordu. İlk dikkatimi çeken şey müziğin insanı rahatlatan tınısıydı ama daha sonra beni asıl vuran şeyin sözler olduğunu fark ettim.Sözler şöyleydi; 

Gün geldi, günler bir gün bile gülmedi
Hoş geldi, ama bazen eli boş geldi
Yaz geldi, yağmurlar azdı hiç dinmedi
Az geldi, hepsi üst üstte çok geldi

Eeeeee dur dinle isteyince her şey yapılır
Sen inan bak herkes nasıl da inanır
İmkânsız diyenler her zaman yanılır
Sonunda iyiler mutlaka kazanır!

 

O kadar çok hoşuma gitti ki sözler (özellikle 2. kıta) o günden sonra şarkı dilime dolandı. Reklam her çıktığında sesini daha çok açar oldum. O da yetmedi. Oyak Bank’ın sitesine girdim ve şarkıyı bilgisayarıma indirdim. Şimdi her üzüldüğümde, ağladığımda, haksızlığa uğradığımı düşündüğümde hep bu sözü söylerim kendi kendime: 

“SONUNDA İYİLER MUTLAKA KAZANIR”

Artık öyle benimsedim ki bu sözleri; umutsuzluğa kapıldığını gördüğüm her arkadaşıma bunu söylüyorum. Tıpkı Evren’e söylediğim gibi. O da alıştı artık. Ben ona: “Unutma sonunda” yazıyorum, o da bana “İyiler mutlaka kazanır” yazıyor. Sizler de unutmayın; Umutsuzluğa düştüğünüzde, haksızlığa uğradığınızda ve yıkılıp yeniden kalkmaya çalıştığınızda kendinize hep bunu söyleyin;

“SONUNDA İYİLER MUTLAKA KAZANIR”

Çünkü eğer siz iyiyseniz sonunda mutlaka kazanırsınız.

2007′nin ilk Misafir Kalem’i Ayben KILINÇ, Çukurova Ünv. Okul Öncesi Öğretmenliği’nden mezun. Adana’da ailesiyle birlikte yaşıyor. Öğrencilik hayatı boyunca pek çok sivil toplum kuruluşunun sosyal sorumluluk projelerinde yer alan Ayben Kılınç, aynı zamanda Avrupa Birliği projeleri de gerçekleştiriyor.


{Aralık ’06 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

YOL DA DOĞRUYDU YOLDAŞ DA DOĞRUYDU.

YANLIŞ OLAN BELKİ DE BEN’DİM…

Bu yeni bir hikaye, birkaç günlük belki de dün gecelik; ama kelimeler eski… Doğum kadar yakınmış ölüm aslında… Bunu hayatı soluklarken anlamıştım. “Anlamıştım”ı söyleyemediğim “an”larda ise takvim yaprakları 15 Mayıs 1982 ‘yi gösteriyordu. Güneşin doğmaktan zevk alıp, aşkıyla kavurduğu bir toprak parçasında gözlerim gökyüzünü ezberlemiş. Kütahya/Tavşanlı/Bozbelen Köyü Aşağı Mahalle No:77

Meğer yarım kalacak bir aşkın ilk anlarıymış yaşadıklarımız… Aslında yazmak bana göre değil; çünkü insan yazmaya başladı mı hep akla yarım kalınmışlıklar geliyor. Kafamı sadece en kritik anda bir sürü kişinin arasından uzatıp attığım golle takımımı öne geçirmek için kullanmak isterdim. Bu bile daha az acı veriyor ve insanı daha çok mutlu ediyordu… Ama artık, sadece onu yapamıyorum… Artık, daha çok acı var hayatta ve o acıya inat edercesine daha az mutluluk var…

Yazmayı sevmem, sevemem; ama yazılacak yer burası olunca yazmaktan mutluluk duyarım… Bu güzel sayfada neyden bahsedilir? Tabi ki, ya arkadaşlıktan ya dostluktan ya da AŞK’!tan…

“Arkadaş” nedir? Bence “Arkadaş”, bazen kendinden büyük olan Yakup, bazen de kendinden küçük Murat’tır. Bence arkadaş, bazen Türk olmayan Mohammed; bazen de kendisi gibi soyadı da Türk olan Ramazan’dır. Bazen de aynı uğurda çalıştığın bir takım! İnsandır arkadaş. Değişik değişik örnekler uzar gider de, baştaki “bazen” hiç değişmez…

“Dost” nedir: “Öteki ben…” der biri ki, ben öteki “ben”i hiç bulamadım ki… Ama bence dost “bazen”in yerine “her zaman”ı getirmektir. Bence dost, her zaman İstanbul’da Hilmi, Tavşanlı’da Emre… Bence dost her zaman kendisi ve soyadı Türk olmasa da Ali… Bence dost, her zaman beraber olduğum Kral, ve sizi hiç unutmayacağım deyip de bir daha aramadığım, bir Ümit, bir Feyzi, bir Hayro ve bir de Kenan (!)…

Arayamadığım, belki de fırsat bulup da arayamadığım, belki de fırsat olduğu halde aramadığım tüm dostlar, bana diyor ki:

Sana ben, cânımın cânânı efendim
Kırıldım,küstüm,gücendim,incindim

Ben de :

Affeylemeli belki bilmez,
Bir kez sürçen atın başı kesilmez!!!

diyorum ve özür diliyorum… görüşmek umuduyla…

Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kîl u kâl imiş ancak… 
 

 

“Aşk” nedir? Bütün mesele burada der herkes; aslında hiç de mesele değil, sevmeyeceksin olup bitecek!!! Ama olmuyor; deli gönül durmuyor. Bence “aşk”… Aşk sevmek; hep sevmek, tek sevmek… Sevip de ayrı olsan bile unutamamaktır. Ne pahasına olursa olsun geri dönüşü olmayacak bir ayrılıktan sonra bile seversin ya, “aşk” işte o’dur bence…

Hayatta hiç görmediğin biriyle tanışırsın, arkadaşın olur. Arkadaşının biriyle daha fazla şeyler paylaşırsın, dostun olur. Güzel ve çekici bir dostunla farklı yerlerde olsan da, birbirinizden habersiz, aynı gecede aynı yıldızı seyrettiğiniz ‘an’larda o dost değil artık aşkınız olur.   

Genelden özele giden bu sistemde geriye dönüş yoktur… Aşkınızla tekrar dost, dostunuzla tekrar arkadaş olamazsınız… Dostluk ve arkadaşlık bittiyse, onlar artık sadece tanık olarak anılırlar. Eğer aşk bittiyse (hiç sebepsiz yere), ne o sizi tanır; ne de siz onu unutursunuz… 

 

Şimdi hüzün çöktü işte
“Sen hiç üzülmez misin derdin ya
Aslında ben hep üzgündüm
Hep aşık, Hep dertli, Hep mutsuz
Ama o hüzün denen şey
Bana hiç bu kadar yakın olmadı
Belki de yakındı
Hatta hep içimdeydi
Ama hiç kendini
Bu kadar hissettirmedi…
Bak belki de ilk defa suratım asık
Belki ilk defa mutsuzluğu gizleyemiyorum
İlk defa gülüp geçemiyorum
Neden mi? Biliyorum ama
Ben de “Orhan” gibi anlatamıyorum…

Mutluluk, yanına, seni senden çok seven birini de alıp, beraberce kapımı çalmışken… “ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız” şarkısını söylemek varken “ellerini çekip benden yarim bugün gider oldu, hem sever hem sevilirken bu ayrılık neden oldu” şarkısını, elde sigara gizli gizli mırıldanmak ne acı olsa gerek değil mi…  

“Gençlik güzeldi” derim her zaman. “Sen de yaşlı mısın?” derler. Gençliğin gitmesi yaşla alakalı değil ki aşkla alakalı…

ben 24 yaşımdayım
deli gönül sanki 30′unda
ben mutluluk aramaktayım
deli gönül hala “O”nda

Yazmak güzelmiş ama hakikaten de hüzün veriyor insana…

“Her gün gülsem ne çıkar
Bu bendeki acın varken
Akşam unuttuğum dert
Başlıyor gün doğarken

Bak ellerim zavallı
Ve kollarım artık boş
Yalnız kadehim dolu
Artık adım da sarhoş”

—-

2006 Aralık Ay’ı Misafir Kalem’i Selahattin ONAY, 1982 Kütahya-Tavşanlı doğumlu. Adnan Menderes Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu olan ONAY, şu an Tavşanlı’da özel bir dershanede Türkçe/Edebiyat öğretmenliği yapıyor.

 


{Kasım ’06 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Bir kıvılcım; her şeyin başlangıcı… Kalbine düşen kıvılcım gelecek olan aşkın habercisi, aklına düşen kıvılcım ise fikirlerin ilham kaynağı. Her ateşin ‘görünmez’ kaynağıdır kıvılcım. Biz de kıvılcımın…

Hedeflerimiz vardır hani şu 12′si olan. Hedefi 12′den vurmaya çalışmak ise ayrı bir hedef değil midir? Yani hayat uzun bir zincir kümesinden ibaret. Ortasından bir halka koparmak zordur ve hatta imkansızdır da. Bu yüzden, ya zamanında ilk halkayı düzgün seçeceğiz ya da son halkayı değiştireceğiz. Bir kıvılcım halkayı koparırken, diğeri bağlayacak. Attığımız ok hedefi vurmayabilir. Hatta dışarı çıkıp başka bir yere saplanabilir. Eğer elimizde atacak başka bir ok kalmadıysa, son atışın saplandığı yeri 12 olarak düşünmeliyiz. Yeni bir ‘hayat’ tahtasını şekillendirmeye başlamalıyız, içimizdeki kıvılcımı söndürmeden. Tehlikeler mi olacak? Olsun! Zaten hayata gelmek de tehlikeleri göze almaktır bir nevi. Kendinizi ateşe atmanız da gerekebilir. Ama ateşe atladığınızda yanmamak için kalbinizde kıvılcım olmalı. O zaman körükleyen olursunuz. Buz kaplamış bir yürekle atlarsanız, erirsiniz… Su olur, akar, gidersiniz…

Güneşe yaklaşabilmek için önce yıldız olmak gerek. Önce ışık saçmalı, sonra ısıtmalısınız. Yoksa kendi ateşinizin kurbanı olur, yanar, duman olursunuz. Anlatmak istediğim şu ki; zincirleri sırasıyla bağlamak lazım. Yüreğinizdeki kıvılcımlar sona ermesin, gözlerinizde parlasın içinizdeki ateş. Umutlu ve mutlu olursunuz umarım.

2006 Kasım Ay’ı Misafir Kalem’i Emin Buğra SARAL, 1988 doğumlu ve Trabzon / Of’da yaşıyor. Rize Anadolu Öğretmen Lisesi 2006 Mezunu olan SARAL, www.rahmetli.info adresinde kişisel e-günlük tutuyor. Şu an Koç Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuyor.


“Birine evet dediğimiz anda bütün dünyaya da hayır mı diyoruz acaba?”

{Ekim ’06 MisAfiR KaLeM Yazısıdır} 

Ruh Eşim’e…

Kızgın bir yaz güneşinin kavurduğu kumsal karşılaştırır “EVET”le bizleri kimi zaman, kimi zaman bir asansör loşluğunda karşına çıkar hayatın gerçek renkleri tüm çıplaklığıyla. Soluğun kesilir sanırsın (sıcaktan yada korkudan); kesilir de nitekim. Uyku hiç tanımadığın yabancı olur yatağında, yorgan düşmanın. “Yüreğime düştüğün an koptu fırtınalar, anladım okyanuslarımın rüzgarı sensin”lerle başlayan yazılar doldurur elinin değdiği her kağıdı ve her kağıt asılır gözünün değdiği her bir kareye.

Geçiyor diye yas tuttuğumuz zamanın geçmeyişi bir başka yaralar insanı “O”nsuz. Dünyayı kurtaracak yalanlar söylersin iste(me)yerek bir dakika evet bir dakika kaybolabilmek için o ölüp de gömülesi gözlerin parlaklığında. Ve yalanlara inanıl(maz)ır, karşılaşırsın sıradan bir sonbahar akşamında sıradan bir kafenin soğuk ahşap taburesinde. Tavlaya atılan zarlar bahanedir ellerin birbirine değmesine. Soğuktan titreyen bedenleri yerinden kaldırmaya yetmez saatin dünya rekoruna koşarcasına geçiyor olması. Ayrılık saati hiç gelmez. Nasıl ayrılırsın ki soluduğun havaya O’nun nefesinin karıştığını düşünerek nefes alırken. AYRILAMAZSIN…

Ahmet TELLİ’nin dizeleri gözyaşlarının açtığı yoldan akıp gelir bir bir “Anısı biz olalım bu şehrin / Öpüşmediğimiz tek saçak altı kalmasın.” Ve dudağın değdiğinde dişi dudaklara hissedersin Kürşat BAŞAR’ın dediğini; “O’nu öptüğünde salıncakta sallanıyor gibi hissediyorsan AŞIKSIN ” demektir.Ve sallanırsın …

Sanırım hayatta bir kere insan yaşananlara ve yaşanacaklara müdehale etmiyor (doğrusu etmek istemiyor). Ve etmiyorsun da. Zaman aynı umursamazlıkla akıp gidiyor ve sen sadece giden güne bakakalıyorsun. Yine gidecek bir günün sabahında uyanıyorsun “evet” demeye. Tuhaf elbiselerle oturulan bir çift sandalyede çıkıyor ağzından sihirli kelime. “Seninle bir ömre EVET, bir ömre EVET!” Yarının neler getireceğini düşünmeden (düşünmeyi hiç istemeden) çıkılan bu yolda yürümek ne güzel seninle!

2006 Ekim Ay’ı Misafir Kalem’i Murat TORUN, Kuşadası’nda yaşıyor. 1981 doğumlu ve İzmir’de bir devlet hastahanesinde sağlık memuru olarak çalışıyor.