e-vren günlüğü

Bir türlü sırası gelmeyen yapılacaklar listesi

Sanırım hayatta tek ertelemediğim şey, hapşırmak. Hapşırasım geldiği an – öyle bir defa da değil en az üç defa- hapşırmayı çok severim. Tek sefer hapşırdığımda da üzülürüm, illa onu üçleyeceğim. Hayatımın geri kalanıysa maalesef ötelenen “yapılacaklar listesi”yle dolu. Üstelik o listeye her gün yenileri ekleniyor. Google Keep‘im farklı başlıklarda onlarca “yapılacaklar listesi”yle dolu, her bir liste de onlarca maddeyle. Geçen gün söyleşilerine katıldığım Seray Şahiner de benzer bir şey söylemişti: “Roman yazmam gerekiyor diye bulaşık yıkamaya başlıyorum. Bulaşık bitince evin çatısını onarttırıyorum.” Yazması gereken romanın başına oturmayıp onu sürekli bir öteleme durumunda. “Vakit vardır, niyet yoktur” sözünü Özgür Bolat’tan duymuştum. Ne kadar doğru. Yapılacaklar listesinin sürekli kabarması, onları yapmaya vaktimizin mi yoksa niyetimizin mi olmamasından, durup düşünmek lazım. 

Bütün bu sorgulamaları yaşarken son bir haftadır neler yaptığımı özetleyeceğim bu blog yazısını da devamlı erteledim. Eve geldiğimden beri dört saat geçti. Neyle uğraştığımı sorun, hiçbir şey. Su ısıtıp sallama çay yapayım, yazımı yazarken içerim dedim. İçtim mi? Evet ama yazı yazarken değil. Sosyal medyada amaçsızca gezinirken tükettim ilk bardağı.

Geçen perşembe, gelecek vadeden bloglar listesinden Plazadan Dünyaya ekibiyle buluştuk. Aylar önce YouTube’da yüz yüze sohbet ettiğim Zeynep, İrem ve Selin üçlüsüyle ikinci kez Akbank Sanat’ta bir araya geldik. Bu defa ben onların sorularını cevapladım. Mülakatı yapanlar üç kişi olunca cevaplarımı da kafamı üç farklı açıda çevirerek verdiğimi fark ettim. Bir de bazı sorulara alakasız cevaplar verdiğimi, çok uzun konuştuğumu hissettim. Söyleşi sohbet havasında geçtiği için rahattım. Ara ara duygusal olarak yükseldiğim de olmadı değil. Söyleşi yayımlandığında ben de buradan duyururum. (O günün hatırası şöyle bir videomuz var.)

Cuma akşamı da Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezinde açılan Şehirlere Alışamadı – Sabahattin Ali’nin Şehirleri sergisini dolaştım, sonrasında Sevgili Hayat oyununu seyretmek için Atlas Pasajındaki Küçük Sahne’ye gittim. Sabahattin Ali sergisinde, onunla ilgili A’dan Z’ye hemen hemen her şey bir araya toplanmış. Özellikle fotoğraflarında sürekli taktığı yuvarlak çerçeve gözlüğünü ve çalışma masasını görünce çok duygulandım. Kendi el yazısı ve onun gözünden çekilmiş fotoğrafları görmek de büyüleyiciydi. Sabahattin Ali’nin etkileyici dünyasından Sevgili Hayat’ın kasvetli atmosferine geçiş yapmak biraz can sıkıcı oldu. İki kişilik oyunda genç oyuncunun performansına hayran kaldım ama başroldeki hanımefendi -ki kendisi birçok dizide rol almış tanınmış biriymiş- oyunu isteksiz bir şekilde oynadığını çok belli ediyordu. Oyunun sonunda selam verirken sürekli öksürmesinden hasta olduğu anladım. Fakat yine de bende oyunu severek oynamadığı algısına yol açtı.

İstanbul’da yaşamaya başladığım ilk yıllar İstiklal Caddesindeki Ara Kafe’ye ne çok giderdim. Orayı hem mekan olarak çok severdim hem de Ara Güler‘i görebilmeyi beklerdim. Böyle böyle beş yıldan fazla süre geçti. Nihayet Ara Güler’i 17. !f istanbul Bağımsız Filmler Festivalindeki belgesel gösteriminde görebildim. Tekerlekli sandalyede getirdiler Güler’i, salonda bir anda alkışlar yükseldi. On iki yılda sökümü tamamlanan Yavuz Zırhlısının bu sürecini çekmiş Güler, belgeselin adını da Kahramanın Sonu koymuş. Yavuz Zırhlısının sökümünün on iki yıl, belgeselin tamamlanma sürecininse çok daha uzun yılları aldığını söyledi. Ara Güler’in “Bir film montajdan ibarettir, montajla başlar. Montaj her şeydir.” sözlerini hemen not ettim. Yeşim Ustaoğlu’nun ilk kısa filminde ve sonrasında birkaç filmde rol amış Güler, oyunculuğa neden devam etmediği sorulduğunda “Orada yer almak ömür boyu yer almaktır. Bütün ömrümü oraya adamak istemedim” cevabını verdi. Son dönem haberlerde sıkça geçen ve herkesi mutlu eden Ara Güler müzesiyle ilgili de “Galiba vazgeçeceğim müzeden” dedi. “Kendi kafalarına göre iş yapıyorlar” dediği Doğuş Grubuna da okkalı bir küfür savurdu. Belgesel gösterimini beraber seyretmeye gittiğimiz Rıdvan’a da “Al sana manşet çıktı haber siten için” dedim.

YouTube’da blog yazarları sohbetleri tekrar başladı.

İlk defa bir YouTube canlı yayınını tekrar etmek zorunda kaldım çünkü geçen pazar Ezgi‘yle yaptığımız 45 dakikalık sohbet, yayının hemen ardından silindi. Bugüne kadar yaptığım hiçbir canlı yayın silinmemişti. YouTube’dan destek istediğimde de abone sayımın az olmasından dolayı teknik destek sunmadıklarına dair cevap aldım. Kaybolan videoyu geri getiremeyeceğimi anlayınca Ezgi’den bu pazar sohbet için tekrar vakit ayırmasını rica ettim. On üç kişilik jürinin değerlendirmeleriyle Gelecek Vadeden Bloglar listesine giren ilk isim oldu Ezgi. O vesileyle uzun bir ara verdiğim YouTube sohbetlerine de tekrar başladım. İlkine göre bol kahkahalı geçen sohbetimizi bir hafta içinde yayımlayacağım.

Sekiz hafta nasıl geçti anlamadım, Jale Sancak‘la eleştirel okuma atölyesinin bugün son günüydü. Dersin haftaya biteceğini sanarken son dersi işlediğimizi öğrenince kısa bir şaşkınlık yaşadım. Yaratıcı yazarlık eğitimi alıp almama konusundaki kararsızlığımdan bahsettim Jale Hocama. Yaratıcılı yazarlık atölyeleri genellikle öykü veya roman yazmak isteyenlere yönelik ve bu iki türün inceliklerini anlatan bir içeriğe sahip. Oysa ben her iki türde de yazmayı veya öykü / roman kitabı yayımlamayı düşünmüyorum. Blog yazılarımın diline, üslubuna da bu tarz bir eğitimin katkısının olup olmayacağı konusunda kafamın karışık olduğunu anlattım. Jale Hocam, hangi edebi tür olursa olsun özünde hep aynı tekniğin yattığını, bir neden sonuç ilişkisi içinde metinleri kurguladığımızı söyledi. Bu yönde alınacak bir eğitimin de yazınsal anlamda bizi disipline edeceğinden bahsetti. Blog yazarlığının yaratıcı yazarlık eğitimiyle desteklenmesinin gerekli olup olmadığı yönündeki kararsızlığım biraz netleşti. İyi blog yazmak için usta yazarların günlüklerini, denemelerini ve mektuplarını okumanın daha gerekli olduğuna inandığımı söyledim.

Jale Hocayla ve atölyeye katılan arkadaşlarla tekrar görüşmeyi dileyerek ayrıldık. Buz gibi bir pazar akşamında dakikalarca otobüs bekleyip kendimi tir tir titreyerek eve attım. Yapılacak, yazılacak, okunacak çok şey vardı; günü sonlandırmadan yapılacaklar listemdeki bazı maddeleri tamamlamalıydım. Çok üşüdüğümden midir yoksa bunca işi yapmaya üşendiğimden mi bilmiyorum, hapşırdım. Hem de üç kez, art arda. Sonrası malum, bir türlü sırası gelmeyen yapılacaklar listesi için kolları sıvamak.

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter | YouTube