e-günlük

Akoğul: Gizli gizli neyi fotoğraflıyorsak onun sahibi oluyoruz.

Fotoğraf sanatçısı Merih Akoğul‘un Psikoloji ve Fotoğraf İlişkisi Üzerine konulu söyleşi için İstiklal Caddesindeki Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezine gittim. YKY Sanat Merkezi yeni açıldı ve ihtişamıyla İstiklal’e çok yakışmış. Akoğul’u ilk defa dinledim ve iki saate yakın söyleşisinden büyük keyif aldım, fotoğraf sanatına dair önemli ipuçları edindim. 

Merih Akoğul, cep telefonlarının da birer fotoğraf makinesine dönüştüğü günümüzde bu gelişmenin fotoğraf çektiren insanın psikolojisi üzerine etkisini çok güzel ifade etti. Öyle ki başlarda cep telefonuyla fotoğraf çekilmesine ve özçekim yapılmasına soğuk baktığını ancak olumlu etkisini gördükçe bu konuda fikrinin değiştiğini söyledi:

  • Gelişen teknolojiyle birlikte fotoğraf makinelerinin boyu gittikçe küçülüyor. Böylece insanların fotoğraf makinesi önündeki duruşu değişiyor. Fotoğraf çektirirken gardını almıyor, o kadar çok korkmuyor.
  • Özçekim (selfie) insanlara bir özgüven getirdi. Fotoğrafı çeken kişi, fotoğrafçı da model de kendisi oluyor. Bizi sağaltıyor. Ruhumuzu rahatlatıyor. Artık çektiği fotoğrafla ilgili hesap soracağı kimse olmuyor. Başta cep telefonuna ve özçekime karşıydım. Ama özçekimin insanın psikolojini düzelttiğini gördüm.

Söyleşideki ilginç değerlendirmelerden biri de analogdan dijitale geçiş sürecinde fotoğraf çekmek veya çektirmek için harcanan süreyle bizim psikolojimiz arasındaki bağdı:

  • Fotoğraf teknolojisi ilerledikçe makinenin önünde poz verme süresi de azaldı. Bu, modelin psikolojisini de fotoğrafları okuma, yorumlama psikolojimizi de etkiledi.
  • İnsanların düşünmesiyle eylemi arasındaki süre azaldıkça yaptığı hata arttı. 36’lık fimlerle sınırlı sayıda ve çok dikkatli fotoğraflar çekiyorduk. Ne çektiğimizi film bitince günler sonra görebiliyorduk. O ana tanık olduğumuz halde çıkan fotoğrafa şaşırıyorduk. Çünkü üç boyutu iki boyuta indiriyoruz.

Tam bu noktada vizörden bakarak fotoğraf çektiğimiz profesyonel fotoğraf makineleriyle cep telefonu benzeri bir cihazla çektiğimiz fotoğrafların neden aynı tadı vermediğiyle ilgili Akoğul’un söyledikleri kafamda taşların oturmasını sağladı:

  • Fotoğrafın dünyasına girmek istiyorsanız bunun en kolay yolu tek gözünüzü kapatmaktır. Üç boyuttan iki boyuta geçmek zorundasınız. Oysa yeni teknolojilerde ekrana bakarak, iki gözümüz de açık bir şekilde fotoğraf çekiyoruz.

Her güne hiç fotoğraf arşivi yokmuş gibi fotoğraf çekerek başladığını söyleyen Akoğul,  çokça duyduğumuz “fotoğrafçı bencilliği”nin aksine şu alçakgönüllü açıklamayı da yaptı:

  • Yarın, dünden daha iyi fotoğraflar çekeceksin diye bir kural yok. İstersen ordinaryüs fotoğrafçı ol, fotoğrafta iyi bir yere gelmen daha iyi fotoğraflar çekeceğin anlamına gelmez. On kişilik bir ekipte senden daha iyi fotoğraf çekecek biri mutlaka vardır.

Akoğul’un  söyleşisinden diğer notlar şu şekilde:

  • Kendini ifade, duyguyu ifade psikolojide de fotoğrafta da çok önemlidir.
  • Sanatın, sanatçıların dünyası karmakarışıktır.
  • Günde beş on değil, bin iki bin değil yüz – yüz elli kare fotoğraf çekmeli. Kaliteyi daha az kareye yaymalı.
  • Fotoğrafın her şeyden önce teknik bir icat olduğunu unutmamalı.
  • Biz dünyayı fotoğraflarken iki önemli şey kayboluyor: Koku ve ses. İki boyutlu fotoğrafta da şu var: Işık ve kompozisyon.
  • Fotoğraf çektirirken fotoğraf makinesine bakılmaz diye bir şey yok.
  • En canlı yerlere gidiyoruz, en ölü anları çekip getiriyoruz.
  • Biz, gizli gizli neyi fotoğraflıyorsak onun sahibi oluyoruz.
  • Bilmek, insanı mutsuz eder. Dünyaya ait bütün çatlakları, arızaları görürsünüz.

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter | YouTube

Bir önceki Merhaba yeni hayat, gerçek İstanbul başlıklı yazımda Esenyurt Akevler mahellesi ve Esenyurt Haramidere hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

Yorum yapılmamış

Bir yorum yazın