e-günlük

İnternet hepimizi birer yayıncı yapıyor da bunun sonu nereye varacak?

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinin koridorunda bilim sınavının sonuçlarının açıklanmasını öylece beklerken ara ara elimdeki Kadife Karanlık kitabına da göz atıyorum. “İnsanlar yeni medya (araç) tarafından oluşturulan yeni çevre karşısında hazırlıksız yakalanacak ve hayrete düşecek.” demiş McLuhan. Adam bunu yıllar önce söylemiş ama bugün annelerimiz teyzelerimiz çatır çatır sosyal medyayı kullanıyor, kimsenin bir şeye ne hazırlıksız yakalandığı var ne de şaşırdığı. McLuhan‘ın o sözünün bir de başı var: “Araç önemsenmezse yeni teknolojilerin insanlar üzerindeki etkisi anlaşılamayacak. Araç da mesajdır.” Bir taraftan kitabı okurken diğer taraftan sınav sonuçlarının açıklanmasını beklerken aklıma ister istemez şu sorular takılıyor:

  • Herkes yayıncı olursa bu durum 10 – 15 yıl sonra nereye evrilecek?

Bugün hepimizin elinde birer yayın aracına dönüşen akıllı cep telefonları var. İnternet herkese eşit imkanlar sunan neredeyse tek ortam. Dileyen herkes Scope, Facebook, Instagram üzerinden canlı yayın yapabiliyor; yazılı veya görsel içerik üretebiliyor; şikayetini, özel hayatını, fikirlerini sosyal ağlar sayesinde milyonlarla paylaşabiliyor, muhteşem fotoğraflar çekiyor, video montajı yapabiliyor vesaire vesaire. Biz bu denli birer amatör yayıncı haline dönüştükçe bunun sonu nereye varacak?

  • Geleneksel medyaya ne olacak?

Sinema tiyatroyu, televizyon radyoyu, internet haber siteleri gazeteleri, e-kitap okuyucular da basılı kitapları yok etmedi tamam ama Hürriyet’in – Milliyet’in köşesinde yazar olamayacak insanlar kendi bloglarında, forumlarında, sözlük hesaplarında, sosyal ağlarında dilediğince, özgürce yazıp çizebiliyor. Üstelik herhangi bir tanıdığa, torpile ihtiyaç duymadan internetin çeşitli mecralarında bu kadar üreterek birer dijital yayıncıya dönüşen insanı “sosyal medya” nasıl öğütecek?

  • Televizyoncu mu YouTuber mı?

YouTube, kendi eğitimini kendi verirken hatta İşKur bile YouTuberlık eğitimi vermeyi gündeme getirirken İletişim Fakülteleri bu süreçte işlevini yitirecek mi acaba? Ulusal bir gazetenin köşesinde yazmak veya muhabiri olmak için sağlam bağlantılar, iyi bir diploma veya birçok kapıyı aşmak gerekebiliyorken sayısız internet haber sitesinden herhangi birinde yazarlık yapmak, hatta kendi internet sitesini açıp orada yazmak çok kolay. Bu işleri yapmak, bazı meslekleri edinmek için artık üniversite okumaya gerek kalmayacak mı? Acaba her şey sadece kabiliyete ve birkaç milyon takipçi sayısına mı bağlı olur hale dönüşecek?

  • Herkesin blog yazarı, vlogger veya sosyal medya fenomeni olduğu yeni medya düzeninde sonumuz ne olacak?

Tabii ben bu sorularla meşgulken ortaokulda rahmetli babama “Türkçe öğretmeni olmak istiyorum” dediğimdeki tepkisi aklıma geldi. Yaşasaydı ve kendisine bugün yine “öğretmen olmak istediğimi” söyleseydim muhtemelen cevabı “Git YouTuber ol” olurdu. Bu cevabı vermesinin iki ihtimali vardı: Birincisi o yıllarda babam öğretmenlerin maaşlarını az buluyordu. İkincisi 80’lerin sonunda 90’ların başında elinden video kamerayı düşürmeyen, sürekli ailesini çeken, her şeyi kaydeden bir babaydı.

  • Çoluk çocuk, amcalar teyzeler hepimiz elimizdeki akıllı telefonlarla bütün dünyaya sürekli yayın yapıyoruz. Peki bu bizi niye hiç endişelendirmiyor?

Ben bütün bunları düşünürken 1980’li yıllardaki halim aklıma geldi. Evimizde telefon yok, rahmetli babam yurt dışından teyzemleri arar bizi çağırtırdı. Koşa koşa aşağı iner babamın aramasını beklerdik. Telefon görüşmeleri o zamanlar pahalı olduğu için olsa gerek sadece annem konuşurdu babamla ve bize onun selamını ona bizim selamımızı iletirdi.

Haberleşmenin benim görmediğim çok daha ilkel halleri elbette var. Adresine aylar sonra ulaşan mektuplaşmalar dinledik büyüklerimizden. Ama dünün aylarca mektup bekleyen dedesiyle bugünün dijital yerlisi torunu hiçbir aracıya gerek kalmadan Whatsapp’tan yazışıyor, konuşuyor, görüntülü görüşüyor. İşin bir de bu tarafı var. “Medya”nın “sosyal”i, “gazeteci”nin “vatandaş”ı var. Ülkece bütün hanelerden bütün aile efradı canlı yayındayız gece gündüz. Sonumuz hayır olsun.

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter

Bir önceki Bloglarla dünyayı kurtarmıyor aslında yeni bir dünya inşa ediyoruz başlıklı yazımda Sema Eren Schoenrock ve YouTube canlı yayın hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

8 Yorumlar

  • Yanıtla Semi 21 Temmuz 2017 at 18:39

    Bu konu hepimizi düşündürüyor aslında. Okan Bayülgen bunu yıllar önce (henüz internet kullanımı bu kadar geniş değilken) televizyondaki programında söylemişti. “Bundan birkaç yıl sonra televizyonların bir önemi kalmayacak, herkes kendi yayını kendi yapacak” gibi ya da buna yakın bir şeydi söylediği. Şu televizyonlar bitmedi ama kalite düştü, programlar kötü, parlak yıllarını çoktan geride bıraktı diye düşünüyorum. Gazete almıyorum uzun bir süredir, bana bir şey ifade etmiyor artık. Gündemi internetten ve dış basından, köşe yazarlarının kendi yazılarından takip ediyorum. Mizah dergilerini hem sevdiğimden hem de destek olmak istediğimden hep aldım. Ama yetmiyor, Penguen kapandı işte.
    Öte yandan ilginç gelişmeler de olmuyor değil. Mesela plak satışları. Birkaç yıldır yükselişte. Bu kadar teknolojiye, ordan indir, burdan indir müziğe rağmen. Yani zaman zaman dönüşler olacak bell ki.
    Gelişim, değişim her zaman olacak. Bizden önce de vardı, dedemlerde elektrik yoktu. Bu şu an geldiğimiz noktada düşünmesi bile imkansız duyulan bir şey.
    Şu an ne varsa sosyal medya adına hepsi ayıklanacak, iyiler kötüler belli olacak. YouTube üzerinden seni izlemeye devam edeceğiz:)
    (Yekta Kopan da YouTube kanalında çok güzel işlere imza atıyor, izlemediysen tavsiye ederim.)

    • Yanıtla e-vren günlüğü 22 Temmuz 2017 at 20:54

      Kesinlikle haklısın Semi. Her şey illa dijital dönüşüme uğrayacak diye bir kaide yok elbette. Dijitalleşmeyenler de olacak, dijitalleşip başarısız olup eskiye dönenler de olacak. Tamamen dijitalleşip eskisini terk edenler de. Okan’ın özellikle cuma akşamları yaptığı ve ciddi konuşaların konuşulduğu programını çok verimli bulurdum. Cumartesi akşamlarındaki Okan’ı sevmezdim ama cuma akşamlarındaki Okan’ın gerçek Okan’ın entelektüelliğini yansıttığını düşünürdüm. Yekta Kopan, Motto kanalı bünyesinde söyleşiler yapıyor, eğer yanlış bilmiyorsam kendi özel YouTube kanalı yok. Özellikle onun Sertap Erener’le yaptığı söyleşiyi seyretmediysen mutlaka seyretmeni öneririm. Yekta Kopan’ın “fil uçu” adını taşıdığı bloğunu da yakından takip ederim.

      • Yanıtla semi 23 Temmuz 2017 at 01:44

        Yekta Kopan`ın bloğunu ben de takip ediyorum. YouTube derken Motto`yu kastetmiştim:) Sertab Erener`i izledim, Bülent Ortaçgil de çok iyiydi. Yekta Kopan nereye el atsa kaliteli işler çıkıyor.

  • Yanıtla Ece Evren 20 Temmuz 2017 at 21:21

    Okudum, endişelendim, hatta hiç gecikmeden bazı açıklamalarda kendimi buldum. Hayıflandım ve en çok da, kendimi derin bir uykudan çıkmış ve gördüğü mesaj dolu rüyanın yorumlanmasına ihtiyaç hisseden biri gibi hissettim Evren. Nereye, neden ve nasıl gidiyoruz? Sonuçta ne olacak, şu ana kadar ne yaptık? İyi mi yaptık, yoksa haddimizi bilip tek tek jübile yapmanın zamanı geldi de geçiyor mu bile? Düşünüyorum ve sanırım tekrar okuyup uzun uzun düşüneceğim. Bazı kararlar almayı benim gibi herkes düşünmeli bence. Kalemine sağlık oğlum.

    • Yanıtla e-vren günlüğü 20 Temmuz 2017 at 21:28

      Ece ablacım, mesele haddimizi bilip internet ortamından elimizi ayağımızı çekmek değil de aslında bu büyük imkanı nasıl sağlıklı, verimli ve en yüksek faydayla kullanabileceğimiz konusunda bilinçlenmemiz gerektiği. Okullarda internet okuryazarlığı dersleri seçmeli olarak okutuluyor. Bir de bütün bu sebeplerden dolayı “sosyal medya görgüsü” dersi koyulmalı, dijital medya, sosyal ağların kullanımı konusunda çocuk, genç, ebeveyn herkes bilinçlendirilmeli. Anne baba oturmuş televizyon seyrederken hemen yan odada çocukları evin bütün mahremini bütün dünyaya canlı yayınla paylaşabiliyor. YouTube canlı yayınında arkadaşını öldüren bir çocuk gördük yakın zamanda. Facebook canlı yayınında intihar edenlerin sayısını artık hatırlamıyorum. Kaza olduğunda ilkyardım müdahalesinde bulunan da yok ilkyardımı bilen de. Ama hepimiz cep telefonlarımıza sarılıp kazayı en iyi şekilde görüntüleyip sosyal ağlarımızdan takipçilerimize servis etme konusunda çok başarılıyız.

  • Yanıtla Ali 20 Temmuz 2017 at 20:28

    Bu durum beni dusundurmuyor tam aksine sevindiriyor. Böylelikle gerçekten iyi yazarları, vloggerleri, bloggerleri bulmuş oluyoruz. Zaten saçma sapan içerik üretip, düzgün yazılar yazmayalım böyle bir ortamda tutulması imkansız. Bu nedenle de kötüler artıkça iyilerin değeri artar diye düşünüyorum ben. Hani bir söz var ya sahtesi aslını yüceltir diye tam da bu sözün geçerli olduğunu düşünüyorum. Bi yerlerden kopya çeken, aynısını kopyalayarak yapıştır yapan zaten aldığı siteyi yüceltir. Kötü yazan da tutulmaz onlarda öyle yok olur. Kalanlar ise el üstünde tutulur. :)
    Çok da uzatmadan kısaca özetlersek kötü yazanlar, kopyala yapıştır yapanlar, kötü videolara imza atanlar çoğaldıkça iyi içerik azalacagindan iyi olanlar üste çıkıp daha çok dikkat çekecektir.

    • Yanıtla e-vren günlüğü 20 Temmuz 2017 at 21:22

      Elbette her alanda olduğu gibi bu alanda da iyiler – kötüler, kaliteliler – kalitesizler ayrışacak Ali. Ben yazıda aslında eskiden sadece birkaç insan gazetede köşe yazarken, kitap yayımlarken, televizyonda program sunarken bugün herkesin cep telefonları sayesinde birer muhabire veya yazara dönüşmesinin sonunun nereye varacağını sorguladım.

  • Yanıtla Melinasmom 20 Temmuz 2017 at 09:56

    Bu kadar blog, youtube kanalı varda, önemli olan ne kadar okunup izlendiği. Başarızsan zaten regbet gormuyorsun. Basarılıysan da, kendi fırsatlarını yaratabilme imkanlarının olmasının nesi kötü ki?

  • Bir yorum yazın