e-günlük

Yeni Türk Edebiyatının Yaşayan Ustası İnci Enginün’ü Dinledim

Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken kitaplarından ve makalelerinden faydalandığım Prof. Dr. İnci Enginün ile üniversiteden mezun olduktan 11 yıl sonra aynı çatı altındaydım. Kendisi adına düzenlenen saygı gecesine katılmak için iş çıkışı Fatih’teki Ali Emiri Efendi Kültür Merkezine gittim. Henüz boş olan salona girdiğimde sahnedeki perdede inci kolyesiyle zarif bir portresi duruyordu. Önce Doç. Dr. Zeynep Kerman girdi salona, onu da makalelerinden ismen tanıyordum. Ardından İnci Enginün gelip yan tarafımdaki koltuklara oturdu. Bir süre gözlerimi hayranlıkla kendisinden alamadım. “Niye?” dedim; “Bunca zaman sonra? Edebiyatı İstanbul’dan bu kadar uzakta okuduğum için mi derslerde isimlerini duyduğum kişileri öğrencilikten yıllar sonra görebiliyorum?”

Ne Pamukkale Üniversitesinde ne de Adnan Menderes Üniversitesinde okurken edebiyatın usta bir ismi üniversiteye davet edilmişti. Lisanstan mezun olup tezsiz yüksek lisansı yaparken Rektörlük binasında İnci Aral’la ayak üstü sohbet ettiğimizi hatırlıyorum. Belki de bu geç kalmışlığıma dair serzenişim programın başındaki açılış konuşmasında söylendiği  gibi İnci Enginün’ün bütün edebiyat öğrencileri üzerinde olduğu gibi benim üzerimde de hakkı olduğundan dolayıdır. Belki de değil, mutlaka öyledir.

Salondaki en ön koltukta İnci Enginün, sahnedeki masada Erol Gökşen, Prof. Dr. Abdullah Uçman, Asım Enverdi, Beşir Ayvazoğlu ve Prof. Dr. Emel Kefeli oturuyordu.

“Bu salondakilerden bir ayrıcalığım var, İnci’nin en eski çalışma arkadaşlarından biriyim” diyerek ilk sözü aldı Abdullah Uçman. Onun en önemli özelliklerinden birinin güncel edebiyatı, yeni yayınları çok yakından takip ederek üstüne bir de onlarla ilgili yorumlarda bulunması, yazılar yazması olduğunu söyledi. O kadar çok okuyordu ki hızına yetişmek mümkün değildi. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Yeni Türk Edebiyatı kitabının çıktığı 1970’lerde edebiyat öğrencilerine çok ağır geldiğini, hatta kendisinin de kitabı birkaç dönem derslerinde kullandıktan sonra devam ettiremediğini; bunun sebebini de bu alanda henüz bir ön hazırlıklarının olmaması şeklinde açıkladı. Enginün, bu eseriyle ve diğer bütün eserleriyle Türk edebiyatındaki açıkları kapatıyordu. Uçman’ın deyimiyle o, adeta devlerle güreşiyordu ve ortaya koyduğu eserlerle güreşleri kazanıyordu. Bir şeyi daha atlamak istemedi Enginün’le ilgili: “Bütün çalışmalarında yetiştirdiği talebelerinin makalelerini de referans olarak göstererek onları gururlandırırdı. Bu, bizim geleneğimizde pek olmayan bir şeydir.”

Çoğunlukla duygulanarak ve gözleri dolarak önce makalelerinden tanıdığı sonra evinde pasta börek eşliğinde sohbetlerine dahil olduğu İnci Enginün’ü anlattı Emel Kefeli. Onun gözünde “sevecen, yer yer sevimli bir çocuk”tu; “masalsı ve çok zengin bir hayal dünyası olan çok eğlenceli biri”ydi. En önemli özelliklerinden biri de kimsenin statüsüne göre öfkesini ayarlamadan yanlışa, haksızlığa sert tepkiler veren yapısıydı. Beraber çalıştıkları yıllar Enginün’ün herkesten önce hataları görüp düzelttiğini ve onlara sadece durup seyretmenin kaldığını söyledi. Emel Kefeli, “Eserleri ve çalışmalarıyla gelecek nesillerin inşasında büyük rol oynadı.” derken ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.

Söz sırası Beşir Ayvazoğlu’ndaydı; “Edebiyatı çok geniş düşünen bir entelektüeldir.” dediği İnci Enginün’ü anlattıkça anlattı:

“Hayatının asıl manasını edebiyata adadı. Kitapları ve kütüphaneyi yaşam tarzı haline getirdi. Kitap ve kütüphane onun için bir sığınaktı. O ve onun nesli ömürlerini kütüphanelerde araştırmalar yaparak geçirdi. Edebiyat, aslında edebiyatı aşan bir şeydir. Edebiyatta başarılı olabilmek için edebiyat dışındaki disiplinlerde de bilgi, beceri sahibi olmak gerekir. Enginün de resimle, tiyatroyla, müzikle, Batı edebiyatıyla yakından alakalıydı. Sürekli yazmayan yazamaz; o, sürekli yazdı; yazmayı hiç bırakmadı. Bu sebeple son derece işlek bir kalemi; pratik bir yazma becerisi vardır. Öyle ki yazdığı metinleri sırf akademik metinler olarak düşünemeyiz; çok rahat yazdığı için onları edebi birer metin, bir roman gibi rahatlıkla okuyabilirsiniz.

Özellikle 1940’lı yıllarda bazı kesimlerin Abdülhak Hamit Tarhan’a karşı olumsuz tavrı çoğunluktaydı. İnci, bu yükün altına girip Tarhan’ın üzerine eserler vererek daha sonra bu alanda çalışmalar yapacak kişilerin işini yüzde 90 kolaylaştırdı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın el yazısını bilenler okunmasının ne kadar zor olduğunu da bilir. İnci, Tanpınar’ın günlüklerini yıllarca süren bir uğraşın ardından kitaplaştırdı, o yükün altından da başarıyla kalktı.”

Sonra sahneye “İlk öğrencilerindenim” dediği Hocası İnci Enginün gibi zarafet dolu olan Zeynep Kerman çıktı. Doktora tezi olarak Victor Hugo‘yu yapmasını istediğini, ardından da ona Hugo’yla ilgili kocaman bir dosya verdiğini anlattı. Bütün konuşmacıların altını çizdiği Enginün’ün paylaşımcı, yardımsever ve kıskanmayan yönünü Kerman da doğruladı. “Onun sayesinde biz öğrencileri hiç kıskanç olmadık. Neyimiz varsa, ne biliyorsak paylaştık. Bugün hâlâ ortak çalışmalar yapıyor, yeni projeler üzerinde çalışıyoruz.” Enginün’ün resme olan ilgisi ve yeteneğini “Çok iyi bir resim terbiyesi almıştır.” sözleriyle Kerman da vurguladı.

Ve sahne İnci Enginün’de. Beni büyüleyen zarif fotoğrafındaki gibi kürsüde de son derece etkileyiciydi. Harikulâde ses rengi, güzel Türkçesi ve kibar anlatımıyla inci inci dizdi cümlelerini:

“Şinasi ilkokulunda başladım okumaya. Okulumun isminin Şinasi olması, belki de böyle şeylerin insanın kaderini belirlediğinin bir işaretidir. Dört farklı okul değiştirdim. İki ayrı sınıfın bir arada olduğu, çok kalabalık sınıflarda olduğum için galiba ilkokuldayken okumaktan pek hoşlanmadım. İlkokul bitip beni ortaokula vereceklerini söylediğinde anneme “Daha bu okuma işi bitmedi mi?” demek içimden geçmişti. Vasat bir öğrencilik geçirdim; ta ki lisede edebiyatla tanışana kadar; Nef’i beni büyülemişti. Okulda madem İngiliz ve Türk edebiyatı okuyorduk ben de Fransız edebiyatını okumaya karar verdim; hepsini okudum. Balzac ve Stendhal’ı çok sevdim. Bütün bunlar, sonraki edebiyat yolculuğum için bir ön hazırlıktı.

Asıl ilgim Eski Türk Edebiyatına yönelikti (Enginün, lisans eğitimini tamamlayınca Eski Edebiyat ile Yeni Edebiyat arasında kararsız kalınca Hocası Mehmet Kaplan’ın yönlendirmesiyle yüksek lisansını Yeni Türk Edebiyatından yapmaya başlar.), özel ilgim hâlâ devam eder. Dîvan şiiri bizim için çok özel bir kaynaktır; asla ihmal edilmemelidir.

Değişik alanlarla ilgilenmeliyiz ki becerilerimizin nereye ulaşacağını görelim. (Bu cümlesi, bütün konuşmacıların sürekli vurguladığı Enginün’in müzik, resim, tiyatroya yönelik uğraşlarını da açıklıyor.)

Yazmak çok zordur. Her gün yazmazsanız iyi yazamazsınız. Kaleminizin işlekliğini sürekli yazarak kazanabilirsiniz. Yaptığınızı insanlarla paylaşın, konuşun. Yahya Kemal’in dediği gibi insan, insanın ufkunu açar. Meslektaşlarımız bugün odalarına hapsolmuş durumda. Üzerinde çalıştıkları konuların diğer meslektaşları tarafından çalınacağı endişesi içindeler. Bu, üniversitenin ruhuna aykırıdır. Eğer tek bir konun varsa endişelenmekte haklı olabilirsin. Çok konun varsa da bırak çalsınlar.”

Fuat Köprülü’nün bir sözüne göndermede bulunarak “Türk Edebiyatı alanında birkaç taş taşımaya çalıştım.” sözleriyle tamamladı konuşmasını. Onu dinlerken hiç susmasın hep anlatsın istedim. Çiçekler takdim edilip, fotoğraflar çektirilirken durup uzun uzun seyrettim; 2001 yılında kazandığım Türk Edebiyatı bölümünün üzerinden 16 yıl geçtikten sonra görebildiğim İnci Enginün’ü kim bilir bir daha ne zaman göreceğim diyerek. Aslında o kadar umutsuz olmamalıyım; elimde İnci Enginün Kitabı, kendisiyle çıkacağım uzun ve keyifli bir yolculuğa hazırlanıyorum.

 En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter

Bir önceki Sen mi sanal zorbasın ben mi sanal mağdurum? başlıklı yazımda Alaattin Ciminli, e-communication bullying ve electronic bullying hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

Yorum yapılmamış

Bir yorum yazın