Röportaj / Söyleşi, VideoBlog

Ramazan Bedük: Her şey küçük bir blogla başladı

2010 yılı ve öncesinde açılan Türkçe içerikli blogların İlk Türkçe Bloglar listesiyle derlenmesinin ardından listede yer alan blog yazarlarıyla söyleşiler yapmaya başladım. Bu isimlerin dördüncüsü “Bir İstanbul Hayali” adlı blogun yazarı Ramazan Bedük oldu. Onun öncesindeki isimler Atıf Ünaldı, Ayça Oğuş ve Banu Tozluyurt ile söyleşi vesilesiyle yüz yüze tanışmıştım. Ramazan’la da İlk Türkçe Bloglar listesini hazırladığımda internet üzerinden tanıştık; sonrasında da birkaç defa buluşarak arkadaş olduk. İlk üç söyleşinin aksine bu defa bir video röportaj denemesi yapmak istedim. Video çekiminin daha rahat olması adına çekimi evimde yaptık. Yaklaşık iki saati bulan toplam dört parçadan oluşan videoyu aradaki sohbetleri, tekrar edilenleri, benim konuştuğum bölümleri ve bazı boşlukları çıkartarak 20 dakikanın altına indirmeye çalıştım. Ramazan’ın blog, blogu ve blog yazarlığı hakkında söylediklerine odaklı bir video ortaya koymayı amaçladığım için soru sorduğum bölümlere yer vermedim. Ramazan, hem 2010 yılından beri elde ettiği blog yazarlığı tecrübesiyle hem de öğretmenliğinin verdiği kabiliyetle çok önemli şeyler söyledi. Bu anlamda ilk üç söyleşi gibi Ramazan Bedük’le yapılan video röportajın da “Blog yazarlığını merak edenler veya blog yazmaya başlayacaklar” için çok aydınlatıcı bir içerik olduğunu düşünüyorum. 

Söyleşiler için dördüncü sıraya Ramazan’ı koymuştum ama hem onun hem de benim hayatımızdaki telaşlar yüzünden bir araya gelebilmemiz haftalarca ertelendi. Nihayet Ocak ayının bulutlu bir cumartesi günü buluşabildik. Gün ışığını kaçırmamak için soğuk ve yağmurlu havaya aldırış etmeden  Ramazan’ın fotoğraflarını çektikten sonra eve geçerek video çekimine başladık. İstanbul’a dair en önemli şehir bloglarından birini inşa eden Ramazan’ın söyleyeceği çok fazla şey vardı:

Ramazan, Sosyal Bilgiler öğretmenliğine 2010 yılında başlamış. Şu sıralar İstanbul’un Anadolu yakasındaki bir okulda görev yapıyor. Blogu incelendiğinde onun bir öğretmen -ama alışılmışın dışında br öğretmen- olduğunu ilk bakışta anlamak mümkün. Düzgün konuşmasının ve hitabetinin yanında telaffuzlarındaki bazı ufak kırıntılar, Samsunlu olduğunu -daha doğrusu Karadenizli olduğunu- ele veriyor. Bunu bir de uzun uzun konuşmasından anlamak mümkün. Belki de öğretmenliğinin verdiği bir özellik. Sorduğum soruların hepsine, bir sonraki soruları da kapsayan uzun cevaplar verirken sözünü hiç kesmedim. Çünkü Ramazan gerçekten çok güzel anlatıyor, iyi aktarıyor. Blog yazarlığını ne kadar önemsediğini ve buna emek harcadığını bu dolu dolu sohbetinden, özgüveninden anlayabiliyorsunuz.

Blog yazarı olmak gibi bir amacım yoktu

Sadece öğretmenlik yapmakla yetinmeyip, İstanbul’da yaşamanın “gerçek manada” hakkını vermek istemiş 2009 yılında ve bir karar almış: İstanbul’u gezecek, yazacak ve fotoğraflayacaktır. Bu amaçla 2010 yılında “Bir İstanbul Hayali” adını verdiği bir blog açarak bütün bunları “kayda” geçmeye başlar ama başlangıçta “blog yazarı olmak veya popüler bir blog sahibi olmak gibi bir amacı” yoktur. Zaten sözlerinin arasında samimi, bir o kadar da iddialı bir cümle sarfeder: “Blog yazarı olmak için blog yazarı olmadım. Blog yazarı olmak isteyip de blog yazarı olunabileceğini pek sanmıyorum.”

“Tarih ve kültür odaklı bir çalışma yaparak bu konuda iyi olmak amacıyla” blog dünyasına adım attığını söyleyen Ramazan blogunu “İstanbul’a dair kültür ve gezi blogu” olarak tanımlıyor. Sadece İstanbul merkezli paylaşımlar yaptığını, tarihi ve coğrafi yapıları kendine göre tarif ettiğini anlatıyor. Blogun ismini de buradan aldığını söylüyor; “Bir İstanbul Hayali” için “İstanbul’un bencesi” tanımını yapıyor. Başta çok yaratıcı bulduğu bu ismin, süreç içinde zenginleşen blogunu artık tam olarak karşılamadığının da altını çiziyor: “Başka isim de koysam olurmuş çünkü başlangıçta blogu böyle tasarlamamıştım. Çünkü blogun bugün gelmiş olduğu noktayı ‘Bir İstanbul Hayali’ adı bire bir karşılamıyor.”

Blog, bir uzmanlaşma alanı

Ona göre blogun tanımının ne olduğunu soruyorum, tahmin ettiğim cevap konusunda Ramazan beni yanıltmıyor. Her blog yazarınca farklı tanımlanan blog, onda da başka bir boyut kazanmış durumda:

“Blog çok fazla kişisel bir şey. Herkes blogu kendi tanımına göre zaten kullanıyor. Kendi blogumda özel hayatımı hiç paylaşmadım. Çünkü e-günlük olarak görmüyor, günlük olarak tasarlamıyorum. Ben blogu daha çok uzmanlaşma alanı olarak görüyorum”

Blog yazarının kendisine herhangi bir hobi veya alanla ilgili bir konu seçerek o konuyla ilgili blogda içerikler ürettikçe o alanda uzmanlaşmaya başladığına dikkat çekiyor. Hatta belli bir noktadan sonra yazdığı yazıların blog yazarını tatmin etmemeye başladığını, bu sebeple daha fazla araştırma yapıp işin ayrıntılarına indiğini anlatıyor. Zaten blogunu takip edenler de yazarından bunu beklemektedir. Kişisel bir hobi olarak başlanan blog, bir uzmanlaşma alanına dönüşür. Gelinen noktada blog yazarının kişiliği zenginleşirken pek çok konuda söyleyebileceği on binlerce cümlesi olur ve artık başkalarından farklı biridir.

İstanbul’un tarihini kültürünü merak eden kişi beni tanır

İstanbul’a dair deyim yerindeyse ansiklopedik bir blog inşa eden Ramazan’la bu muhteşem şehir üzerine sohbeti derinleştiriyoruz. “İstanbul’u anladığınızda diğer şehirler size çok basit geliyor. İstanbul’u anlarsan Roma’yı da Londra’yı da Paris’i de anlarsın.” diyerek sözlerine devam ediyor. İnanılmaz bir İstanbul bakış açısına sahip ve onun dünyasındaki Yedi Tepeli Şehir, sadece kendisinden değil toprakları üzerinde misafir ettiği herkesten büyük ilgi bekliyor. Şehir blogları içinde İstanbul’a dair özel bir blog oluşturmanın gereksinimlerini de şu sözlerle ifade ediyor:

“İstanbul’da tarihin, coğrafyanın, kültürün, müziğin, mutfağın, sanatın kısacası bir şehirde olabileceklerin kat be kat daha fazlası var. İstanbul’la ilgili bir blog açtığınızda sadece müzelerle, tarihi yapılarla, meydanlarla  bu iş bitmiyor. İstanbul’un müziğinden de mutfağından da anlayacaksın. Resmini, minyatürünü araştıracaksın. Geleneksel sanatlarını da bileceksin. Her konuda bilgi sahibi olman gerekiyor. Blog çok fazla yetenek, istanbul da çok fazla ilgi istiyor. İstanbul’u anlamak istiyorsan İstanbul biraz mutfaktır, biraz müziktir, coğrafyadır, kültürdür, deyimlerdir, tarihi yapılardır, balıklardır, kelebeklerdir, çiçeklerdir. Bu kent böyle bir şeydir. O birazı bilmen gerekiyor. Bunların hepsini bir blogda derleyip toparlıyorsun. Toparlarken de farklı yeteneklerle yapıyorsun.”

Bu noktada İstanbul merkezli içerik üreten bloglar takip edip etmediğini soruyorum. Takip ettiği bir blog olmadığını dürüstçe söylüyor. Çünkü ona göre İstanbul’la ilgili şehir blogları var ama kendi içinde bütünlük taşımıyorlar. “Çalma çırpma yazı olmayan, sadece kendisinin ürettiği bir bloga rastlamadığını” söylüyor. Kendisi için ideal İstanbul blogu sadece yazarı tarafından yazılarının yazıldığı, konularının araştırıldığı, fotoğraflarının çekildiği bir özellik taşıyor. Hal böyle olunca “Ben böyle bir blog görmedim. İstanbul şehir blogu zaten görmedim.” diyor. Peki blog hiç mi takip etmiyor Ramazan? Onda da bazı kriterleri olduğunu söylüyor: “Belli bir konuda uzmanlaşmış, iyi içerik sağlayan blogları takip ederim.”

Takip ettiği blogların özelliklerini sıraladıktan sonra ideal bir blogun nasıl olması gerektiğini şu cümlelerle özetliyor:

“Blog da öyle olmalı bence: Basit, sade, ne istediğini bilen bir blog. Zaten oraya herkes girmeyecek. Oraya blogun içeriği ne olursa olsun o bilgileri almak isteyen o bilgilerle derdi olan okuyucular girecek.”

Ya birgün İstanbul’u senden alırlarsa?

Bu denli İstanbul merkezli sağlam bir blog ortaya koyan, adı “Bir İstanbul Hayali” bloguyla özdeşleşen Ramazan’a o çok merak ettiğim soruyu yöneltiyorum: Birgün İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalsan “Bir İstanbul Hayali”nin hali nice olur? Böyle bir ihtimalin mümkün olduğunu “Hayat nereye savurur bilmiyorum.” sözüyle kabul ediyor. Öyle bir durumda da “Şu an elde etmiş, kazanmış olduğum birikimle beraber neyi tutsam altın olur.” diyor. Anadolu’nun hangi şehrine gitse müthiş şeyler üretmeye devam edeceği, güzel işler başaracağı konusunda kendine inancı tam Ramazan’ın. Açıkçası onun adına ben de aynı inancı taşıyorum.

Her şey küçük bir blogla başladı

Ramazan, öğrencileriyle yaptığı projeleri ve gezip keşfettiği İstanbul’u anlattığı blogu aracılığıyla bir süre sonra İstanbul Konuşuyor kartlarına ve bir rehber kitap serisine imza attı. Atlas dergisinin sayfalarından öğrencileriyle hazırlayıp blogunda paylaştığı proje, bir yıl sonra Atlas dergisi editörünün  haberdar olmasıyla dergide yayımlandı. Yeni projeler şekillenerek devam ederken son olarak da “İstanbul Tarih Kültür Yarışması” adıyla bir mobil uygulama çıkardı. O, bütün bu gelişmeleri, ürettiklerini blogda “kayıt altına almış” olmaya bağlıyor ve bildiğimiz bir gerçeği iki cümleye sığdırıyor: “Her şey küçük bir blogla başladı. Bu ortamı hazırlayan blog yazarı olmaktır.”

Blogun kendisini alıp daha ileriye sürüklediğini “Blogda sadece yazarım, yazmakla biteceğini sanıyordum. İyi yazılar yazacağım derken sonuçta iyi bir yazar oldum. Yazmakla da bitmedi; yazılarla daha iyi fotoğraflar paylaşayım derken fotoğraf çekmek istedim ve fotoğraf makinesi almaya karar verdim. İyi bir fotoğrafçı oldum ve bu benim tahmin edebildiğim bir şey değildi.” sözleriyle özetliyor. Konu, Ramazan’ın blog yazarlığındaki deneyimlerine ve kendisine kazandırdığı değerlere gelince haklı olarak mütevazılığı bir kenara bırakarak şu cümleleri kuruyor:

“İyi bir blog yazarı mıyım? Evet kesinlikle. Blog beni iyi besledi mi? Evet kesinlikle. Blog yeni mecralarda hayatına devam ediyor mu? Evet. Blogla beraber ben yenilendi, geliştim mi? Evet kesinlikle. Eğer blogu açmamış, blog yazmamış olsaydım şu an başka bir şey olurdu.”

Blog açmasaydım ben, ben olarak kalacaktım

“Blog açmasaydım başka bir şey olurdu” sözünü biraz açmasını istiyorum; hepimizin yaşadıklarını kendi penceresinden harikulâde bir şekilde özetliyor: “Blog açmasaydım ben, yine ben olarak kalırdım ve şu an sahip olduklarımın hiçbirine sahip olamazdım.” Blog açmanın hayatına çok fazla şey kattığını, bunu geçmişiyle bugününü karşılaştırdığında daha net gördüğünü söylüyor. Beni en etkileyen ifadelerinden biri de “İyi ve özgün bir şeyler ortaya çıkarabilmek için kendi kendimi yontmuşum.” sözleri oluyor. Blog yazarlığı sayesinde Türkçesini düzelttiğini, noktalama işaretlerine daha çok dikkat ettiğini, iyi fotoğraf ve video çekmeye başladığını, photoshop öğrendiğini ve en önemlisi de “İstanbul’u tamamıyla tanımaya başladığı”nı sıralıyor. “Blogu açmasaydım bu şehrin içinde saf saf dolanan bir Ramazan olacaktım.” diye de ekliyor.

İyi bir blog yazarı olduğu yönündeki düşüncesini açık yüreklilikle dile getiren Ramazan’a bütün bu sözlerinin üzerine kendisini popüler bir blog yazarı olarak görüp görmediğini de soruyorum. Ona göre popülerliğin on binlerce, yüz binlerce kişi tarafından ziyaret edilen bir blogdan geçtiğini, bu kıstasa göre kendisinin ve blogunun popüler olmadığını düşündüğünü söylüyor. Birkaç yıl önceye kadar popüler olmayı önemsediğini ancak bugün gelinen noktada bunu önemsemediğini; önemli olanın “blogun yarattığı değerler” olduğunu anlatıyor: “Eskiden bloga beş bin kişi girdiğinde çok mutlu oluyordum. O da bir süreç meselesiymiş. Artık çok dikkate aldığım bir şey değil. Yazıyorum bloga koyuyorum, bazen sosyal medyadan paylaşmaya bile gerek duymuyorum. Arayan bulur zaten. Artık o noktadan bu noktaya geliyorsun. Belki bu olgunlaşmadır. Şimdi sadece yapmak istediğim şeye ve onun niteliğine odaklanıyorum. Önce beni tatmin etmeli.”

Blog yazarı aynı zamanda iyi bir “arşivci”dir

Videonun sonunda “Kaydedin, kaydetmeyen kaybeder.” diyor Ramazan. Yukarıda bahsi geçen olaylarla da “blogun iyi bir kaydedici” olduğunun en canlı örneği kendisi. Öğretmen arkadaşlarına da yaptıklarını kaydetmeleri gerektiğini sürekli söylediğini; öğrencileriyle yaptığı çalışmaları, İstanbul’a dair araştırmalarını blogda paylaşıp kaydetmeseydi sadece güzel bir şey yapmış olmakla kalacağını anlatıyor.  Güzel bir şey yapan veya yaptığı şeyin güzel olduğuna inanan herkesin bunu kesinlikle kaleme alarak, fotoğraflayarak ve kısa bir videosunu çekerek kaydetmesinin önemini vurguluyor. “İyi ki de kaydetmişim, iyi ki de yapmışım.” dediği noktada “Blog yazarlığının en anlamlı taraflarından birinin insanı “arşivci” yapması” olduğunun ve böylece blog yazarının “zamanı kaybetmediği”nin altını çiziyor.

Blog, sizi disipline sokuyor

Blog yazmanın bir disiplin gerektirdiği noktasında neredeyse bütün blog yazarları hemfikir. Ramazan da bu konuda aynı görüşte. Sadece blogda değil internetteki her mecrada yazı yazmanın insanı ister istemez disipline ettiğini savunuyor. Kişiyi Türkçesini düzeltmek, yazım kurallarına dikkat etmek gibi konularda geliştirirken yayımlanacak yazıya hangi görselin uygun olduğu yönünde de görsel bir zekaya sahip olmanı sağlıyor. Bu süreçte “Bakıyorsun iyi bir blog yazarı olmuşsun.” diyor ve blog yazarlığının “kitap yazarlığı” veya “televizyonda program yapma” gibi insanın önünde açtığı yolları “Blog önünü kestiremediğiniz bir şey” sözüyle vurguluyor. Kişinin blog konusunda disiplinli davrandığı, kendini geliştirdiği ve yenilediği sürece blogunun sadece blog olmakla kalmayıp başka bir tarafa doğru evrildiğini bire bir yaşayanlardan biri olarak Ramazan’ın “Blog sahibi olmak sürprizlere gebe olabilen insanın hayatını değiştirebilen unsurlardan biri.”sözü çok önemli.

Blog, bir özgüven meselesi

Söyleşi yaptığım kişilere “blog yazmaya başlayacaklara öneriler”ini mutlaka sorarım. Ramazan’ın cevabıysa net oluyor: “İyi bir blog yazarı olabilmek için şunları gerçekleştir diye bir şey yok, o kendi mecrasında gelişiyor.” Bu sözlerini blog açmanın özgüven gerektirdiği gerçeğiyle destekliyor. Bu “özgüven” olayını biraz daha açmasını istiyorum. Bloga eklenen her yazının artık kişiden çıktığı; Google’a düşen her şey gibi o yazının da her yerde dolaşıma girdiği gerçeği karşısında özgüven olmasa blog yazarının böyle bir işe girişmesinin mümkün olmayacağını ifade ediyor: “Bu bir özgüven meselesi, herkes yazamaz. Senin takipçi sayının yüz bilerce olmasının hiçbir kıymeti yok. Bu ciddi bir şey. O özgüvene sahip olman gerekiyor.”

Blogu bir iş gibi gördüğünü çünkü içerik üretmek için ciddi bir zaman harcandığını söylüyor. Daha iyi olabilmek için bu süreçte blog yazarının kendisini beslemesi gerektiği, amacının da bir yazı yazmaktan daha çok derli toplu bir yazı ortaya çıkarmak olduğunu savunuyor. Blogun, bir motivasyon kaynağı olarak  kişiye sağladığı katkıyı “Seni evde oturtmuyor, dışarı çıkartıyor, gezdiriyor. Blogun böyle bir tarafı var.” sözleriyle destekliyor.

Google’a koyduğun şeyden bir anlamda vazgeçiyorsun

Ramazan, tıpkı özgüven ve popülerlik gibi başka konuları da blog yazdığı yıllar içinde kafasında çözmüş. Onlardan biri de hemen her blog yazarının şikayet ettiği içeriklerinin kopyalanması mevzusu. Eskiden böyle durumlarla karşılaştığında çok sinirlendiğini ve tepkilerinin sert olduğunu anlatıyor Ramazan. Zamanla bu duruma alışarak tepki vermemesini de “Çünkü Google’a koyduğun şeyden aslında vazgeçiyorsun.” cümlesiyle açıklıyor. Çektiği fotoğrafların başka bloglarda izinsiz bir şekilde kullanılmasına artık ses çıkarmaz olmuş. “İnsanlar senin ürettiklerini, yeteneklerini görsün ihtiyacıyla bunları internete koyuyoruz. Bu, çift taraflı bir durum. Ben Google’a koyarak zaten vazgeçtim.” diyor.

Olduğun yerde sayarsan blog dünyasında işin biter

Bu sebeple “blog yazmaya başlamak”tan ziyade bunu devam ettirebilmenin önemine dikkat çekiyor Ramazan. İnternetin devasa bir blog çöplüğü olduğu gerçeğini hatırlatarak “Blogu bir kademe ileri sıçratamadığın an blog dünyasıyla işin biter. İster istemez bir daha uğraşmıyorsun.” diyor. Öyle ki blog yazarları ikinci üçüncü yıldan sonra kişisel bir doygunluk yaşıyor; bu da sürecin kritik bir dönemi. Ramazan, bu kritik dönemde birkaç adım öteye götüremeyenlerin bloglarına olan ilgisini de kaybettiklerini savunuyor. Sıçrama tahtasını başarıyla geçenler de bloglarını daha ileri bir noktaya zaten taşıyor.

Blogdan para kazanılıp kazanılmadığı hem çokça sorulur hem de birçok blogda “nasıl para kazanılacağı” yönünde yazılar yazılır. Ramazan da blogdan para kazanma konusunda benimle aynı görüşlerde olduğunu “Bloga keyif aldığın şeyi yapıyorsun ve karşılığında bir şey kazanmıyorsun. Daha da cepten harcıyorsun.” sözleriyle dile getiriyor. Bütün bu zahmete ve masrafa girmeninse tek bir sebebi var: “Çünkü bunda  keyif alıyorsun; zamanını boşa harcamadığını biliyor ve bir şeyleri biriktirdiğini, zamanın kaybolmadığını hissediyorsun.”

Blog yazarı aynı zamanda hem editör hem fotoğrafçı hem webmaster

Blogun tek kişilik bir uğraş olduğunu vurguluyor Ramazan; öyle ki kendisi de bunun en güzel örneği. Haliç surlarıyla ilgili yazı yazmadan önce gidip surları tek tek gezip bir de fotoğraflarını çektiğini anlatıyor. Yazılarında kullandığı fotoğrafların neredeyse tamamı Ramazan’ın çektiği karelerden oluşuyor. “Başkası bir yazıyı iki saatte yazıyor olabilir, bir yazı benim çok zamanımı alıyor çünkü çok fazla kaynak karıştırıyorum.” diyor. Hal böyle olunca Ramazan’ın “Blogun webmasterı, yazarı, fotoğrafçısı, editörü, araştırma görevlisi, her şeyi sensin.” sözleri havada kalmıyor. Blog yazarının bütün bu konularda kendini geliştirmesi, hepsini aynı anda yapması gerektiğini yineliyor. Blog yazarının kendi yazdığı yazıyı başka bir editörün kontrolünden geçirmeden yine kendisinin düzenlediğini, yazıya uygun başlık bulduğunu, fotoğrafı kendisinin çektiğini ve bütün bunlar için kimseye danışmadan yazıyı direkt yayımlayabildiğini, bu sebeple de blog yazarının bütün bu süreci öğrenmek durumunda kaldığını “Blog senden çok şey istiyor, senden bir bütün istiyor aslında. ‘Yazar, fotoğrafçı, webmaster, editör olacaksın.’ diyor. Blog böyle bir şey.” sözleriyle dile getiriyor.

Blog, blogda yazılır

Sosyal ağların pratikliğine alışıp bloglarını ihmal edenler hakkında ne düşündüğünü merak ediyorum. Instagram, Facebook gibi sosyal medya hesaplarının blog gibi kullanılmasından o da şikayetçi. Ramazan, sosyal medya hesaplarında orijinal içeriler üretenlerin olduğunu ancak yerinin orası olmadığını “Aslında o arkadaşlarşa şunu söylemek lazım. Bu işin en derli toplu tarafı blogdur. Sosyal medyayı blog gibi kullanmak biraz dağınıklıktır. Onun toparlanmaya ihtiyacı var. Blog blogda yazılır.” sözleriyle vurguluyor.

Özellikle yeni neslin sosyal medyaya bu denli kayması karşısında blogların geleceğini nerede gördüğünü soruyorum. Ramazan, çoğumuz gibi bu konuda umutsuz değil. İleride işini ciddiye alan çok daha iyi blog yazarlarının çıkacağına dair güçlü bir inanca sahip.

Ramazan’ın dijital dünyaya dair sözlerinin seyrini biraz da mesleki yaşamına çekmeye çalışıyorum. Merak ettiğim konulardan biri öğrencileriyle blogu hakkında konuşup konuşmadıkları. İlginç bir şekilde Ramazan da bugüne kadar öğrencileriyle ne kendi blogu ne de blog konusunda hiç konuşmadığını fark ediyor. “Sohbet dahi etmedikleri” blog üzerine, “Bu kadar avantajlarından ve öneminden bahsederken elbette blogu öğrencilere anlatmak ve aktarmak gerekiyor.” öz eleştirisinde bulunuyor. İşte o anlar:

Kendinden emin ve bir o kadar da keyifli sohbetinin sonuna yaklaşırken Ramazan, blogun insanın hayatına kattığı değerleri özetleyen bir cümle sarf etti: “Blog sayesinde artık herkes kendi hikâyesini yazabiliyor.” Bizim de yolumuz kendi hikâyelerimizi yazma sürecinde kesişti. Bugün geldiğimiz noktada onun deyimiyle “Artık sadece bir blogdan bahsetmiyoruz.”; inşa ettiğimiz kendi dijital medyamızda bir yayıncı deneyimi yaşıyor, birbirimizin hayatlarına dahil oluyoruz. İşte bu sebeple Ramazan’ın “daha çok üretmemiz ve bloglarımızı sadece blog olmaktan çıkarmamız gerektiği”ne dair sözüne kulak vermeliyiz. Blog sayesinde “biz, önceki biz” olmaktan çıkıp hayatımızın zenginleştiğine bizzat kendimiz şahitken bu ortak blog kültürüne sımsıkı sarılmamız gerektiği gerçeğini unutmamalıyız.

Soğuk bir kış günü Ramazan’la gerçekleştirdiğimiz uzun ve sıcak sohbet, aşağıdaki videonun başında kendisinin de söylediği “Kendi alanında iyi olan bir blog yazarıyla konuştuğun zaman sohbet sular deryalar gibi gider. Çünkü sana anlatacağı çok şey var, çok şey biliyorçok şey öğrenmiş.” ifadelerinde olduğu gibi kesinlikle doyumsuzdu.  Ramazan’ın Türkiye’de blog kültürüne ve İstanbul’un dijital arşivine çok uzun yıllar katkı sağlamaya devam etmesi dileğiyle. İyi seyirler:

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter

 

 

Bir önceki Roman Eleştirisinin Kralı: Fethi Naci başlıklı yazımda 100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme, adalet ağaoğlu ve Adnan Binyazar hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

9 Yorumlar

  • Yanıtla Blog yazarlığında 12 yıl – e-vren günlüğü 27 Temmuz 2017 at 23:27

    […] bir yıla dört blog yazarıyla söyleşi sığdırdım: Ayça Oğuş, Banu Tozluyurt, Ramazan Bedük, Funda Güleç […]

  • Yanıtla Caner Cangül 21 Mart 2017 at 11:56

    Evvela çok şahane bir röportaj olmuş. Tebrik ederim.

    Ramazan’ın Bir İstanbul Hayali blogunda paylaştığı yazısı ile bu röportaja geldim. Açıkcası röportajda konuşulanları beğendim, söylenenlerin ekserisine de katılırım. Röportaj içerisinde şöyle bir bölüm “hoppp bu da nereden çıktı şimdi” dedirtti bana:

    “Bu noktada İstanbul merkezli içerik üreten bloglar takip edip etmediğini soruyorum. Takip ettiği bir blog olmadığını dürüstçe söylüyor. Çünkü ona göre İstanbul’la ilgili şehir blogları var ama kendi içinde bütünlük taşımıyorlar. “Çalma çırpma yazı olmayan, sadece kendisinin ürettiği bir bloga rastlamadığını” söylüyor. Kendisi için ideal İstanbul blogu sadece yazarı tarafından yazılarının yazıldığı, konularının araştırıldığı, fotoğraflarının çekildiği bir özellik taşıyor. Hal böyle olunca “Ben böyle bir blog görmedim. İstanbul şehir blogu zaten görmedim.” diyor. Peki blog hiç mi takip etmiyor Ramazan? Onda da bazı kriterleri olduğunu söylüyor: “Belli bir konuda uzmanlaşmış, iyi içerik sağlayan blogları takip ederim.”

    Elbette takip etmeyebilir, görmeyebilir ki diyeceğim ama burada dürüst davrandığını söylediği halde davranmamış; yahut röportajın heyecanına fazla kapılmış. “Kuzguna yavrusu şahin görünür” misali bir durum. Yoksa gayet bütünlüklü bir çırpıda sayılabilecek blogları bu alanda yazı yazanlar ve meraklıları bilir. Haksızlık etmemek lazım.

    Kolaylıklar dilerim.

    • Yanıtla e-vren günlüğü 21 Mart 2017 at 13:29

      Merhaba Caner; değerli yorumun ve katkın için teşekkür ederim. Ramazan’ın tam olarak ne demek istediğini onu bire bir dinlerken anladım aslında. Bence “sizin anladığınız” şekilde bir kastı yok Ramazan’ın; yine de onun yerine konuşmak istemem. Açıkçası, Türkiye’de en çok blog takip edenlerden biri olduğumu düşünürüm ama hâlâ harikulâde bloglar keşfettiğimde “Bu blogdan daha önce nasıl haberim olmamış?” diye şaşırdığım oluyor. Öyle ki “İlk Türkçe Bloglar” listesi için aylarca binlerce blog incelemiş biriyken bunu yaşıyorum. Söyleşilerde blog yazarlarının söylediği bazı sözler tartışmaya sebep olabiliyor. Ramazan da söyleşide söylediklerine ilave etmek istediklerini, yanlış anlaşıldığını düşündüğü konuları kendi blogunda ayrı bir yazı olarak yazmak isteyebilir.

  • Yanıtla semi 21 Mart 2017 at 09:41

    Sanki orada ben de oturuyormuşum gibi hissettim:) Öğreneceğimiz çok şey varmış kendisinden. Teşekkürler Evren.

  • Yanıtla Ece Evren 20 Mart 2017 at 19:11

    Ben hayran oldum açıkçası Ramazan beye. Çok akıcı bir konuşma eşiliğinde, tecrübelerini detaylarıyla aktarmış. Ben blog yazmayı çok seviyorum Evren oğlum. Dilerim bir zaman gelir onlar gibi olabilirim. Ramazan kardeşimin söylediği özgüvene sahibim.
    İkinize de teşekkür ediyorum.. Selam ve sevgiler …

    • Yanıtla e-vren günlüğü 20 Mart 2017 at 22:26

      Blog yazmayı ne kadar sevdiğinizi çok iyi biliyorum Ece Abla. Hepinizi tek tek okuyorum, yoğunluktan ve takip ettiğim blogların fazlalığından yorum yapamıyorum belki ama gözüm hep bloglarda. Onun gibi bunun gibi olma meselesi değil mevzu aslında. Her blog şahsına münhasır ve herkesin blogu çok kıymetli. Tıpkı hayata bakış açımız gibi bloglarımızdaki tarzlarımız, hatta blogu kullanma şeklimiz bile farklı. Ramazan’a hayranlığınızı dile getirmenize çok mutlu oldum; blog sayesinde tanıdığım değerli arkadaşlarım arasındadır.

  • Yanıtla ELİF sarı 20 Mart 2017 at 12:57

    Çok keyifle okudum. İkinize de bravo. Ramazan beye bir eleştirim var: Fotoğraflarda çok mutsuz gördüm kendisini , yüzünden okuduğum kadarıyla.

    Blogun başka bir şeye dönüşmesi meselesine kesinlikle katılıyorum, uzmanlık konusuna da. Önemli noktalara değinen bir söyleşi olmuş.

    Evren sana da nacizane bir önerim var: O bomboş duvara acilen bir şeyler as. Çok ”bekar” duruyor :))

    • Yanıtla e-vren günlüğü 20 Mart 2017 at 13:17

      Elif, Ramazan’a dair eleştirini ben üstleniyorum çünkü o gün hava çok soğuk ve hafif yağmurluydu. Fotoğraflarını çekerken epey üşüdü ve yoruldu; bu durumun fotoğraflara yansımış olması aslında benim hatam ;) Evin duvarlarının boş olmasıyla ilgili dikkatini ise takdir ettim; aynı takdiri ev sahibimden de bekliyorum ;) Çünkü eve taşındığımdan beri duvarlara çivi bile çakmadım; bir gün kendi evim olursa duvarları tablolarla dayayıp döşeyeceğim ;) Söyleşinin herkese faydalı olması dileğiyle.

    Bir yorum yazın