e-günlük

Fatih’in neresinden? Portakal’ın içinden.

fatih_portakal-2

Fatih Portakal, Kanal D Haberde muhabirken Aydın’da yaşıyordum; Fox TV’de Çalar Saat programını sunarken de Aydın’daydım. Annemin en çok seyrettiği iki isimden biriydi o (diğeri Müge Anlı ve sanırım hâlâ Müge Anlı)  ve açık konuşmak gerekirse onun haber sunum tarzına alışınca İrfan Değirmenci bana çok sıkıcı gelmeye başlamıştı. (Niye, çünkü bir dönem epey bir süre sabah haberlerini İrfan Değirmenci’den dinliyorduk.) Sonra İstanbul’a taşındım, Fatih Portakal da ne ara ana haber bülteni sunmaya başladı, o ayrıntıyı hatırlamıyorum. (Evimde televizyon yok; nadiren de olsa haber seyretmek istersem YouTube’dan seyrediyorum; orada da sadece NTV, CNNTürk ve Haber Türk canlı yayın yapıyor.) Müge Anlı’nın hâlâ program yaptığını da annem sayesinde biliyorum (ki ‘artık eskisi kadar seyretmiyorum’ diyerek beni şaşırtmıştı.)

Banu‘nun (Kimdir?) daveti üzerine 3 Aralık Çarşamba akşamı Fatih Portakal’la tanışacaktım (tabi buna tam olarak bir tanışma denmez.). Asıl bir araya gelme amacımız Portakal’ın ikinci kitabı* Aklımla Dalga Geçme olduğu için gidip hemen kitabı aldım. (Randevuya 1 hafta olduğu için her zamanki gibi kitap siparişimi internetten veremedim; 3 günde elime ulaşacak kitabı bir iki günde yayıla yayıla okuyamayacağım için dere tepe yürüyüp kitapçıya gittim.) Bu arada kitap gerçekten pahalı, internetten sipariş etsem daha ucuza alırdım (ki görüştüğümüz gün bunu kendisine de söyleyebilirdim ama sonra -ne alaka, bu konu Can Yayınlarını ilgilendirir- diye düşünüp vazgeçtim.) Gerçi o gün çoğu şeyi söylemekten de vazgeçtim, inanılmaz sükûnet içindeydim. (Bu da ayrı bir mevzu.)

Belirtilen gün ve saatte Bostancı’da olabilmek için Aydın – Denizli arası kadar yolu katettiğimi itiraf etmeliyim, üstüne bir de sıkışık İstanbul trafiği. Ama ne hikmetse hiç heyecanlı değildim çünkü son iki haftadır çok sıkıntılı bir süreçten geçmekteydim. (Annemin bu satırları okuma ihtimali olduğu için ayrıntıya giremiyorum, neyse ki düzeliyor her şey.) Banu, gelip gelmeyeceğimi bir iki defa teyit ettirdiği için ayaklarım geri geri de gitse ‘ya ben aslında kendimi moral motivasyon açısından çok iyi hissetmiyorum, gelmesem mi?’ diyemedim. Bundan 2 yıl önce olsa ‘Ohooo Fatih Portakal’la tanışacağım, koşa koşa gitmeliyim’ havasında olurdum lakin hiç öyle değildim. Belki bunun sebebi ekranda seyrettiğim birçok isimden geçen yıl spikerlik eğitimi sırasında ders almış olmamdır. (Eskiden benim için televizyonda gördüğüm biriyle yüz yüze tanışmak heyecandan ölmekle eş değerdi, İstanbul’da yaşadıkça bu duruma da alışmaya başladım sanırım. Bkz. Atıf Ünaldı heyecanı)

‘Etkinliğe geç kalacağım, millet kitap sohbetine başlayacak ben tam ortasına dalacağım’ diye stres yaptım sadece ama neyse ki 15 dakika önceden oradaydım. İçeri girdim, baktım Banu dışında başka tanıdık kimse yok; benim böyle anlardaki utangaç tavrım yine ortaya çıktı. Hemen ‘lavabo ne tarafta?’ diye sordum, sanki makyaj tazeleceğim (!) yalnız kalıp biraz utanmaya ihtiyacım var da. Lavabodan dönünce ‘tanıdık bir ses, hiç de yabancı olmayan bir sima ve Allahım bu da kim!’ derken Funda‘nın kurtarıcı eli uzandı. Nam-ı diğer Fundalina da oradaymış ama içeri girdiğimde utangaçlıktan onu da görmemişim ;) (Erkek adam bu kadar utanır mı ya? Ben utanırım, egeliyim. İlk defa girdiğim yabancı bir ortamda bana diğer herkes birbiriyle önceden tanışıyormuş da sadece ben yabancıymışım gibi geliyor. Zannediyorum bendeki bütün mesele böyle düşünmemden kaynaklanıyor.)

Bu arada unutmadan yazayım, kitap söyleşisi bitince iki blog yazarı arkadaşla tanıştım. macerakitabim.com‘un yazarı Özlem, ‘ben sizi tanıyorum; İlk Türkçe Bloglar listenizde bana da yer vermiştiniz’ dedi. Hemen yanındaki Lale’nin Bahçesi‘nin yazarı Lale Hanım da sohbete dahil oldu. O kadar çok şaşırdım ki (gerçi niye bu kadar şaşırıyorsam, bu duruma alışkın olmam lazım oysa) düşünsenize yüzlerce bloga yer verdiğim o listeden birileriyle karşılaşıyorum. Aslında bu, o kadar da beklenmedik bir durum olmamalı; sonuçta Banu, bir blog yazarıysa; bir blog yazarı olarak beni davet ettiyse; gittiğimde orada Funda varsa başka blog yazarının da olması muhtemeldir. Olsun, ben yine de şaşırdım ve mutlu oldum onlarla tanıştığıma. Hatta Özlem, blog yazmanın hayatına kattığı güzellikleri uzun uzadıya anlatıyordu, sonra araya başka şeyler karıştı. Zaten listede yer alan bütün blog yazarıyla sırası geldiğinde söyleşi yapacağım, o zaman herkesi yine uzun uzun dinleme fırsatım olacak.

Diğer yandan sürekli zil çalıyor birileri geliyor ama Fatih Portakal daha ortada yok, ‘trafiğe takılmış yolda’ diyorlar. İçimden ‘Acaba o da mı benim gibi Beylükdüzü’nden geliyor, metrobüse binseymiş keşke’ diye geçirdiğimi hatırlıyorum. Neyse ki tekrar zil çaldı ve ‘Fatih Bey geliyor.’ denildi, ooo bir heyecan dalgası bir gerginlik havası hepimiz ayaktayız; ben bir taraftan ‘ne münasebetsiz bir yerde tam da kapının girişinde durdum’ diye yerimi sorgulamakla meşgulken Fatih abi (Fatih abi mi? Instagramda da böyle yazdım, ne bu samimiyet?) içeri girdi. İçimde geçen ilk cümle ‘Eee bu benimle aynı boyda’ oldu. (Ben Fatih Portakal’ı ekranda iri yarı boylu boslu biri sanıyordum; ta ki kendinisi İsmail Küçükkaya ile yan yana görene kadar. Fatih Portakal baya kısaymış ya demiştim.) Meğer öyle değilmiş, hemen hemen aynı boydaymışız. Buz gibi İstanbul havasında adam içeri sıcacık girdi ve bütün bir akşam boyunca da gerçekten sıradan, naif, olağan bir tavrı vardı. Ayrıca televizyondakiyle aynı, belki çok az tv makjayı yaptırdığı içindir belki de erkek olduğu için ;) (Çünkü Başkent Akdemide’yken dersime giren bayan hocanın her gün akşam haberlerinde seyrettiğim kişi olduğunu ilk yarım saat anlayamamıştım.)

Beklenen misafir nihayet gelmişti ama öyle ayakta kala kaldık; herkes yabancı ama nezaket dolu gözlerle birbirine bakarken ‘ben oturayım bari’ deyip oturdum; sonra da ‘niye oturdum ki herkes hâlâ ayakta’ diye söylendim kendi kendime. Gözüm hâlâ odanın diğer ucundaki koltuklarda çünkü kapıya arkam dönük oturuyorum ve Fatih Portakal’la aynı çatının altında olmama rağmen konsantre olamıyorum duruma. O ara gözüm eşi Armağan Portakal’a takıldı; sade ve şık giyinmiş; niyeyse dikkatimi çekti. Söyleşi sırasında eşinin yanına doğru gelişi, o esnada Fatih abinin boşalan çay bardağını kendisine uzatırkenki göz temasları, yenilediği çay bardağını masaya koyarken sol eliyle Fatih Portakal’ın sırtını sıvazlaması vardı ki o anlam yüklü kısacık olay karşısında benim de evlenesim geldi. (Tabi sonra bu fikirden her zaman olduğu gibi hemen vazgeçtim.)

aklimla_dalga_gecme

Çay kahve faslı başladı, herkes ikramlardan alıyor; ben de bir köşede kitabın son sayfalarını bitirmeye çalışıyorum. Ya kitap çok uzundu ya da ben not alabilmek için dikkatli okuduğumdan yavaş ilerledim ve söyleşi gününe kadar kitabı sonlandıramadım. 1,5 saatlik metrobüste bile kafamı kaldırmadan harıl harıl kitabı okudum. (Gerçi 15 Temmuz Şehitler Köprüsünden geçerken bir ara kafamı kaldırıp boğaz manzarasına baktım; sonuçta her zaman nasip olmuyor o muhteşem görüntü.) Bir de henüz Avrupa yakasındayken yanıma sarı saçlı benim yaşlarımda biri oturdu; oturur oturmaz da eğilip kitabın ismine baktı ve ‘Aaaa Fatih Portakal’ın kitabını mı okuyorsunuz? dediğinde kafamı kitaptan kaldırmıştım. ‘Evet Fatih Portkal’ın yeni çıkan kitabını okuyorum ve hatta şu an onunla buluşmaya gidiyorum.’ derdim ama demedim; desem ohoooo hem gereksiz yere adama hava atmış olacağım hem de sohbet uzayacak ve ben kitabı bitiremeyeceğim. Öyle ki oku oku bitmeyen kitabı, Bostancı dolmuşuna binince de okumaya devam ettim; ön tarafa şoförün yanına oturmuştum; ‘okuyabiliyor musun öyle?’ diye sordu; ‘yo okuyabiliyorum sorun değil’ dememe rağmen tepedeki ışığı açtı. Birkaç dakika sonra da ‘yolcuların gözünü alıyor’ deyip kapattı; meğer o ışık kapalıyken okuyamıyormuşum; gereksiz yere kibarlık etmişim ;) Fatih Portakal içeri girdiğinde bile kitap hâlâ bitmemişti; Banu ‘Evren haydi istersen başlayalım’ dediğinde uzun süredir gözüme kestirdiğim salonun diğer tarafındaki koltuklarda ödevini yetiştiremeyip sınıfta bitirmeye çalışan suçlu öğrenci gibi kitabın son sayfalarını okumakla meşguldüm. (Arkadaş ne son sayfası varmış bu kitabın, vallahi içime daral geldi. Adeta Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ya da Tanpınar’ın Huzur’uyla cebelleşiyordum.) O anlamsız çekingenliğim yüzünden ikramların olduğu tarafa gidemeyişimle birlikte düşen kan şekerim de cabası. (Ve kendimi 2 saatlik dönüş yolunda Söğütlüçeşme metrobüs durağının girişindeki büfede çokoprenslere saldırırken bulurum.)

Nihayet bütün davetliler masanın etrafında toplandık, Banu sorularını sormaya; Fatih abi anlatmaya, ben not almaya başladım. (Böyle yazınca sanki diğerleri hiçbir şey yapmıyor gibi oldu.) Fotoğraf makinem yanımdaydı; bir iki kare fotoğrafını çektim ama ‘biri Fatih Portakal’a boynundaki atkıyı çıkarmasını söylese keşke’ deyip durdum. Bunu gerçekten bütün bir akşam düşündüm; Banu, adamla yüz bin kare fotoğraf çektirdi, biri de çıkıp niye ‘yahu bundan sonrakileri atkısını çıkartıp çektirsin.’ demedi, kimsenin neden aklına gelmedi anlamadım. Benim aklıma geldi, geldi de onca kadının arasında söylemek bana yakışmaz dedim ;) Aslında Fatih abiyle ikimiz fotoğraf çektirirken ‘atkınızı çıkartıp da çektirsek olur mu?’ diyecektim, bunu kafamda hazırlamıştım. Arkamda başkalarının fotoğraflarını çekeceğim diye on defa üzerime yıkılan ve 10 – 15 kişinin olduğu küçücük bir mekanda olmamıza rağmen ‘Fatih Bey’le fotoğraf çektirmeyen kaldı mı?’ diye defalarca bağıran, o esnada da dönüp bana artistlik yapan arkadaşa sinirlendiğim için o an aklımdan uçup gitti. Bazen şaşırtıcı derece kendimi sakin buluyorum; yoksa kavga etmek için bahane çok etrafta. Onca nezaketin içinde ufak bir kabalık bir anda keyfimi kaçırabiliyor, o gece olduğu gibi.

fatih_portakal-banuz_tozluyurt

Her neyse; sorular soruldu, cevaplar alındı, ara ara gülündü derken söyleşi sona erdi ve kitap imzalatma faslına geçildi. Herkes sırayla kitabını imzalatıp Fatih Portakal’la fotoğraf çektirirken ben de karşımda oturan hanımefendiye söyleşi sırasında yönelttiği bir sorudan dolayı kafama takılan bir konuyu sordum. İyi ki sormuşum; Nil Hanımefendi gibi harikulâde bir edebiyat hocasıyla tanışmış oldum. Kendisi üniversitede akademisyenmiş ve o kadar çok şey konuştuk ki 2 haftadır bozuk olan moralim onun sayesinde bir anda tavan yaptı. İşte o gün orada yepyeni bir insan kazandım. Nil hocayla doyumsuz sohbetimizin bundan sonra da devam edeceğine inanıyorum.

fatih_portakal

Baktım herkes kitabını imzalattı, ‘hadi git imzalat ve artık kurtul Evren’ deyip Fatih abinin yanına gittim. Kitabı imzalarken ‘Ben de Aydınlıyım’ dedim (Niye dediysem, sonradan çok lüzumsuz geldi; sanki muhabbet açmaya, samimiyet kurmaya çalışıyormuşum gibi. Zaten öyle de olmadı, pek işe yaramadı çünkü sadece:). ‘Neresinden?’ dedi, ‘içinden’ dedim. (Bazen Aydınlıyım deyince sanki devamı da olmalı hissine kapılıyorum; o gün olduğu gibi. Hani Nazilli’denim, Sökeliyim deyip pekiştirmek mi gerekiyor bilemedim. Köyümüz ilçemiz yok, bildiğin Aydın merkezliyiz.) Bütün bir haftalık kitap serüveninin ve onca yolu katetmenin sonunda Fatih Portakal’la aramızdaki tek muhabbet buydu: ‘İçinden mi?’ (Gerçi yanına gittiğimde çok kibar bir şekilde, ‘çok dikkatli dinlediniz, notlar aldınız’ gibi bir şeyler söylediğini hatırlıyorum; ‘hmmm evet biz de ailecek sizi severek seyrediyoruz’ filan diyerek sohbeti köpürtse miydim ne yapsaydım?) Bilir misiniz bilmem ama çoğu Aydınlı bunu çok söyler: “Aydınlılar birbirini tutmaz.” Ben bu sözü ilk kez, üniversiteyi kazandığımda duymuştum. Üniversitede Aydınlılar’ın birbirine yabancı gibi davrandığını gördüm**; bunu askerde de tecrübe ettim. İstanbul’da henüz bir Aydınlı ile tanıştığımı hatırlamıyorum ama ben önemsiyorum hemşehrilik olayını. Mesela biri bana ‘Ben de Aydınlıyım’ dese ona sadece ‘neresinden?’ deyip bırakmaz, bir sürü soru sorardım; acayip muhabbet ederdim. Abi İstanbul gibi bir yerde iki Aydınlı bir şekilde yolumuz kesişmiş ve ben onu orada bırakacağım öyle mi? Ben bırak Aydın’ı egeli birileriyle karşılınca bile acayip mutlu oluyorum, hemen sohbete girişiyorum. Belki Aydın’ın içinden değil de Karacusu’dan veya Nazilli’den olsaydım Fatih Portakal’ın soracağı birkaç sorusu daha olabilirdi. Ben de o kısır muhabbetin üstüne annemin selamını kendisine iletmedim, aklıma geldi ama söylemek içimdem gelmedi. Hatta ertesi gün annem selamını iletip iletmediğimi özellikle sordu, yalan da söyleyemedim; ‘ortam olmadı’ dedim.

İyi hoş da 382 sayfalık kitaba dair notların neler, Fatih Portakal onca saat neler anlattı diye bekliyorsanız üzülerek belirtmeliyim ki (niye üzülüyorsam, blog benim tasarruf benim) onlardan bahsetmeyerek birkaç satır sonra yazıyı bitireceğim. (Yine de çok merak ediyorsanız Banu’nun o akşama dair yazısı merakınızı giderebilir. Zaten söyleşi sonrası Banu yanıma gelip ‘Evren hiç soru sormadın?’ dedi. Kitabı okurken çok fazla soru geldi aklıma, notlar aldım ama kitabın ilerleyen sayfalarında Fatih Portakal o soruların cevaplarını da bir şekilde veriyor. Ayrıca diğer katılımcılar da benim birkaç sorumu yöneltince ben kendi kendime zabıt kâtipliğine devam ettim.) Kitap yakın tarihe dair siyasi gelişmeleri anlattığı için blogumda bu konuya dair herhangi bir yorumda bulunmayacağım. e-vren günlüğü’nde 11 yıldır paylaşmadığım ve bundan sonra paylaşmayı da düşünmediğim iki şey var: Biri annemin fotoğrafı*** diğeri siyaset. Fatih Portakal’ın kitabı edebi bir kitap olsaydı veya dijital medyayla ilgili konuları içerseydi paylaşacak çok şey bulabilirdim. Söyleşi sırasında konuşulanlar da kitap merkezliydi ve kimsenin gündeme, ülkenin siyasi durumuna dair görüşlerini buraya taşımak istemiyorum. Elbette not aldığım çok önemli ayrıntılar oldu; bunların bazıları Fatih Portakal’ın hayatına – işine dair, bazıları da kitabın dışındaki konular. Belki onları ileride ayrı bir yazı olarak düzenleyip paylaşabilirim. Aklımla Dalga Geçme kitabını okumak isteyen varsa -fakat üzerine çok fazla notlar aldım- gönderebilirim. Pardon unutmuşum, okusun diye anneme vereceğimi söylemiştim; o okusun sonra gönderirim.

*Fatih Portakal’ın ilk kitabı SesSİZ ismini taşıyor; kardeşim Ziya’nın bana doğum günü hediyesiydi. Okurken sıkıldığımı itiraf etmeliyim çünkü dilini çok basit bulmuştum. Çokça yazım yanlışı yapıldığını da hatırlıyorum. Ama Aklımla Dalga Geçme’ye usta bir editörün elinin değdiği çok bariz. Fatih abinin bu kitaptaki anlatımını ve dilini çok beğendim; kitap akıcı bir şekilde ilerliyor. Yine yazım yanlışları vardı, belki iletirim diye not almıştım ama o sohbet sırasında benim bulduklarımdan daha fazlasını bulduğunu söyleyince gerek duymadım.

**Aydınlılar üniversitede de birbirini tutmaz diyerek Harun’a haksızlık etmiş gibi oldum. Pamukkale Üniversitesinde amfide bir arkadaşıma ‘hafta sonları Aydın’a gidip geleceğim’ dediğimi duyup yanıma gelen Harun’du. “Kulak misafiri oldum, Aydınlısınız galiba?” deyişinin üzerinden 12 yıldan fazla zaman geçti ve hâlâ benim en yakın dostumdur.

***Annemden blogumda çoğunlukla Safiye Sultan olarak bahsederim ama bugüne kadar burada ve sosyal medya hesaplarımda annemin fotoğrafını hiç paylaşmadım. Dijital dünya da olsa buradan çok göz değdiğine inanıyorum ve muhtemelen bunu koruma güdüsüyle yapıyorum. Yoksa anneme kalsa fotoğrafımızı paylaşma demez, daha da mutlu olur ;)

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter

Bir önceki Bana ismini söyle sana popülariteni söyleyeyim başlıklı yazımda erkek çocuk isimleri, esen yıldırım ve İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

13 Yorumlar

  • Yanıtla mert 17 Aralık 2016 at 08:24

    Pek hoş bir yazı!
    Yeni keşfettim burayı! :)

  • Yanıtla Ayhan KORKMAZ 09 Aralık 2016 at 22:04

    Çok güzel bir yazı olmuş gerçekten, içten ve akıcı.

  • Yanıtla Mehmet Ortaç 08 Aralık 2016 at 17:12

    Utangaçlık kısmını okuyunca kendimi buldum bir anda. Benzer hissiyatları ben de çok fazla yaşıyorum. Sanırım ortak özellik Egeli olmak :-)

  • Yanıtla y2s1h8 07 Aralık 2016 at 20:53

    Sadece ismimi göremedim Evren oğlum. Ben Ece ablan :)

  • Yanıtla y2s1h8 07 Aralık 2016 at 20:51

    E-mail üyeliği yaptığım için yayının mail kutusuna hemen geliyor Evren oğlum. Fatih beye doğru yolculuğunu okurken inan öyle hissettirmişsin ki nefes nefese kaldım sanki. Ama duygularınla düşüncelerini çok güzel katmışsın birbirine. Anları yaşadım gibi. Tanışma anları iki tarafın da neler hissettiğini merak ederim. Fatih beyi Çalar Saat sabahlarından tanırım. O zamanlar mesajla ulaşılabiliyordu. Ben de bir sabah “Fatih oğlum, o saat durdurulabilir mi acaba, sizi seyretmeme engel oluyor, vertigom tutacak diye gözümü kaçırmaktan yoruluyorum ” diye mesaj attım. Az geçmedi “Hacer teyze, maalesef o saat titremek zorunda, format bu…” dedi, ben çok şaşırmıştım. Böyle de bir anım da var.

    Yazını okurken çok keyiflendim ve blog sahipleri olan sizlerle gururlandım. Armağan hanım gerçekten eşinin destekçisidir ve Fatih bey kendisinden zaman zaman sitayişle bahseder. Kitabı hayırlı olur dileriz.
    Başarılarının devamı ve sağlık, huzur dolu günler dileklerimle oğlum. Sevgilerimle :)

    • Yanıtla e-vren günlüğü 08 Aralık 2016 at 11:57

      Ece abla, yorumlarınız her zamanki gibi bana güç veriyor. Teşekkür ediyorum ;)

  • Yanıtla özlem öztürk 07 Aralık 2016 at 20:06

    Evren ne kadar güzel bir yazı olmuş. Ben de tek senin gibi tek başıma gelmiş olsaydım çekinebilirdim. :) Yine de çekinmeni bile çok keyifli anlatmışsın. Ellerine sağlık :)

  • Yanıtla Armagan 07 Aralık 2016 at 08:04

    Sevgili Evren, o aksam aramizda oldugunuz icin cok tesekkur ederiz. Ayaklariniza saglik. Gozlemlerinize bayildim. Bu arada atkiyi ben hediye almistim, o aksam ilk takti ;)

  • 1 2

    Bir yorum yazın