e-günlük

Şaşırtmak için Aklına Gelen İkinci Şeyi Yap!

“Eylül ayı dert ayı” derdi benim ufacık kalbi olan küçücük annem. Haklıydı da! Okul çağında 3 çocuk ve malum masraflar…

Şimdi ise o telaşların hiçbiri kalmadı. Dün tek bir odaya çoğu zaman aynı yatağa sığan bizler bugün farklı yerlerde kendi dertlerimizle boğuşuyoruz. Bir zamanlar annemizin sırtlandığı dertlerimiz, bizim değildi. Şimdi omuzlarımızdaki yük, çocukluğumuzdaki kuş gibi hafifliği aratıyor. Ve anneler, babalar hâlâ koca koca adam, kadın olmuş bizlerin yüklerini yüklenmeye devam ediyor. Çocukları okuyacak ya da evlenecek diye emekliliği geldiği halde çalışmaya devam eden ebeveynler tanıyorum. Pekâlâ önce kendi hayatını düşünüp emekli olup keyfine bakamaz mı o anne baba? Pek tabi!

Cihangir’deki meşhur kafelerden birindeki genç bir hanım, aynı masadaki iki erkeğe her gün neler yaptığını özetliyor: Sabah 8-9 gibi kalkıp yürüyüş, sonra D&R’a uğrayıp birkaç film, belki bir kitap ve dergiler… Starbucks’tan kahvemi alıp evde saat 15’e kadar işlerimi hallediyorum. Sonrasında da -şu an ki- kafede arkadaşlarla bir şeyler atıştırıp sohbet… Homeoffice çalışmanın, freelance işler yapmanın kendisini çok rahatlattığından bahsediyor; masadakiler de aynı yaşam standardında oalcaklar ki göz teması kurmadan ‘hı hı…’ onaylamalarıyla tabaklarındakileri yemeye devam ediyorlar.

Sabah 5.30’da kalkıp Haliç’e kürek çekmeye gittiğini, eve gelip duşunu alıp kahve ve kahvaltı keyfinden sonra saat 09.00’da ajansta olduğunu yazıyor bir blog yazarı. Yazının altındaki yorum kısmına da bir ziyaretçi, sabah 7’de kalkıp hem köpeğini gezdirip hem de yürüyüşünü yaptıktan sonra harika bir sabah kahvaltısı yaparak saat 08.45’te ofiste işinin başında olduğunu yazıyor. Bu insanlar gerçek. Bir romanın içerisinde kurgulanmış bir olay örgüsünün kahramanları değiller. Onlar da ben de aynı İstanbul’u yaşıyoruz. Ya da aslında aynı İstanbul’u yaşamıyoruz. Onlara göre yatış kalkış, ev – iş mesafesini ayarladıktan sonra hayatı böylesine konforlu bir hale dönüştürmek mümkün. Bu konuda gerçekten sayfalarca saçmalayabilirim.

Çoğunlukla şikayet ettiğim aşırı yorgunluktan, yolda kaybettiğim 3 saatten ve bir türlü maddi anlamda refaha erememden kurtulmamın ilk yolu işimi veya evimi değiştirmek olabilir; öyle ki sanıldığının aksine… neyse. Başka bir seçenek de İkbal gibi İstanbul’u terk edip Aydın’ın Bozdoğan ilçesindeki bir köye yerleşmek olabilir. Aradığım dinginliği ve huzuru orada bulabilir miyim emin değilim ama İkbal bulmuş, bulmuş ki yaşadıklarını harika yazılarla blogunda paylaşıyor. Son yazısı sayesinde hem koyunlarda da ‘ikiz kardeş’liğin olduğunu öğrendim hem de sadece insan ve hayvanlarda değil bitkilerde de liderlik kavramının olduğunu. İkbal’in konu edindiği Lider Dal‘la ilgili ziraat mühendisi arkadaşım İlknur‘dan daha detaylı bilgi alırken Cem‘le Forum’a doğru yürüyorduk. Hani şu ismini bir türlü öğrenemediğim Zeytinburnu ve Bakırköy’deki forumlardan tenha olanına; yani Bakırköy’dekine gidiyorduk.

Orayı çok seviyorum. İstanbul gibi bir yerde AVM’lerde vakit geçirmeye karşıyım ama bir arkadaşla illa ki bir AVM’ye gidilecekse Bakırköy’deki Forum kesinlikle kurtarılmış bölge gibi. Zaten içeri girer girmez ‘Buyrun efendiiiim, hoş geldiniz’ diyen güvenlik görevlisi hanım bile farkı ortaya koyuyor. ‘Bir an tanışıyor muyuz diye şaşırdım’ diyorum; ‘olsun, tanışabiliriz’ diye cevap veriyor.

Ben yukarıda bahsini geçtiğim ‘insanların sabahın erken saatlerinde kalkıp harika şeyler yapıyor olmalarını’ okumadan önce Cem bana uykuyla ilgili çok fazla araştırma yaptığını ve daha az nasıl uyuyabileceği konusunun kendisinde adeta saplantı haline geldiğini söylüyor. O da tam anlamıyla bir İstanbul insanı. Gebze’de çalışan, Kartal’da oturan, Avrupa tarafına birkaç akşam tiyatro provaları için gelip geç saatlere kadar yorulan Cem, yetmiyor gibi bir de ingilizcesini geliştirmek isteyenlere vakit ayırıp onlarla konuşma pratikleri yapmak için bir araya geliyor. Bizimse onunla fotoğrafla ilgili bir projemiz var ama ingilizce konusunda gerçekten yüreklendiriyor beni. İlginç bir şey söylüyor ve ‘evet kesinlikle tam da bu sebeple!’ diyorum: “Mükemmel konuşmak istiyorsun, bu yüzden de ingilizceni geliştiremiyorsun. Bırak, hiçkimse zaten İngilizler kadar iyi konuşamayacak!” Ah işte yengeç erkeğinin mükemmelliyetçilik takıntısı. Bu yüzden değil midir ki Canon 5D Mark 3’üm, harika objektiflerim, MacBook’um, Lightroom, Photoshopların son sürümleri vesaireler vesaireler olmadan düğünmüş nişanmış falanmış filanmış fotoğraf çekimlerine girişmiyor olmam!

“Tiyatronun yüzde 90’ı cevap vermektir” diyor Cem. Böylesine seyirlik ve dinlemeye odaklı bir gösteri sanatının yüzde 90’ının cevap üzerine kurulu olmasına şaşırıyorum. Benim baktığım açı seyirci tarafı ama o bunu tiyatro oyuncuları açısından söylüyor. “Ben, sadece benim cümlelerimi değil karşımdakinin cümlelerini de çok iyi ezberlemeliyim ve her cümlesine (unutulan bir replik sırasında bile) çok iyi cevap verebilmeliyim” diyor. Tiyatro anlık bir oyun, doğal olarak cevaplar da bir o kadar anlık olmalı. Mahşer-i Cümbüş, Çok Güzel Hareketler Bunlar ve Güldür Güldür’ün kulaklarını çınlatıyoruz; Mahşer-i Cümbüş’ü apayrı bir yere koyduğumu, yazılı bir metin ve ezber üzerinden değil de sadece doğaçlama ile bu işi yaptıkları için onlara duyduğum saygıyı dile getiriyorum. Güldür Güldür’ün ise skeçlerini hâlâ çok kötü bağladığı eleştirime Cem de hak veriyor. Böylesine güçlü oyuncular var ve kaçıncı sezondur devam etmesine rağmen Çok Güzel Hareketler Bunlar’daki gibi kahkahalar tam havadayken sonlandıramıyorlar oyunu!

Özellikle güldürü tiyatrosunda “Seyirciyi şaşırtmak için aklına gelen ikinci şeyi yap” kuralından bahsediyor Cem. En çok güldüğümüz espriler de bugüne kadar hiç duymadıklarımız olmuyor mu zaten. Bu, sadece güldürü tiyatrosu için değil hayatın her alanında belki başarının belki marka olmanın belki de büyük ilgi çekmenin ilk kuralı olabilir diye düşünüyorum. Sanırım başarılı olmak ve farkındalık oluşturabilmek için daha iyisini değil, daha farklısını yapmak gerekiyor. İşte bu yüzden Muhteşem Yüzyıl’ın türevi diziler, Cem Yılmaz’ın taklidi standupçılar asılları kadar ilgi göremiyor.

Bu arada yazının ortasında bahsettiğim ama yarım bıraktığım Lider Dal’la ilgili İlknur’un paylaştığı bir bilgiyle yazımı sonlandıracağım. Ağaçlardan daha iyi verim almak için budama yapılıyor doğru ama bir de liderlik özelliği gösteren söz konusu dal mutlaka budanıyor ki ana gövdenin rolünü üstlenmesin ve diğer dalları cansız bırakmasın diye. Sonra bu durum siyasi partilerimizde yaşanan liderlik tartışmalarını aklıma getiriyor. Kim ne derse desin tam bir demokrasi bile ikinci (alternatif) bir lideri kaldıramıyor.

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

Yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın