Monthly Archives

Eylül 2014

e-günlük

Mevlâna, Türk değil Fars’tır!

mevlanahat

Bugün 30 Eylül 2014. Bundan tam 807 yıl önce Afganistan’ın Belh şehrinde doğan Mevlâna Celâdeddin-i Rûmî, zaman içerisinde kıt’aları aşıp farklı coğrafyalarda yaşam sürse de son durağı Konya’dan bütün dünyaya nurunu saçtı. Yüzyıllardır ışığıyla yer yüzünü aydınlatmaya da devam ediyor.

İzzet Çapa, Hürriyet’teki bugünkü yazısında 807. doğum günü kutlanan Mevlâna’nın Türk olup olmadığı yönündeki tartışmalara ışık tutacak bilgilere yer verdi. Konuyla alakalı olan birçok insan için söz konusu yazıda Murat Bardakçı‘nın ağzından aktarılan bilgiler zaten biliniyor ama Mevlâna’yı galat-ı meşhura dönüşmüş yanlış bilgilerle tanıyanlar için Çapa’nın yazısında değinilen konular son derece aydınlatıcı özellik taşıyor.

Zaman zaman gündeme gelen bir konudur Mevlâna’nın İranlı şair mi yoksa Türk şair mi olduğu. İranlılar, 6 ciltlik Mesnevî’nin tamamının Farsça yazılmış olmasını dayanak göstererek ‘Mevlâna bizimdir’ demektedir. Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin ömrünün son dönemini Konya’da yaşamış olması, dünyayı kasıp kavuran Şems-i Tebrizî ile yaşadığı aşkın bu topraklarda hayat bulması ve her şeyden önemlisi Selçuklu kültüründen beslenerek eserlerini yine bu devletin sınırları içerisinde vermesi de bizim en büyük övünç kaynağımızdır.

O halde Mevlâna’nın eserleriyle bize ne anlattığının yanında onun Türk mü, İranlı mı ya da iki kültürden hangisinin edebiyatına ait olup olmadığı konusu çok önemli mi tartışmasının yanında onun hayatına dair bazı önemli detayları bilmekte fayda var.

Mevlâna, 6 Rebiü’l-evvel 604 (30 Eylül 1207) tarihinde Afganistan’daki Horasan bölgesinin Belh şehrinde doğdu. Yaklaşmakta olan Moğol istilasından kaçan Mevlâna’nın ailesi ilk durak olarak Nişâbur’a gitti; sonrasında da Bağdat ve Şam’da bir süre kalıp soluğu Karaman’da aldı. Burada 7 yıl yaşadılar ve Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubâd’ın daveti üzerine başkent Konya’ya gelerek buraya yerleştiler.

Mevlâna Farsça yazdı, Farsça konuştu!

Mevlâna, birkaç Türkçe rubaisi dışında eserlerinin tamamını Farsça yazmış, Konya’da yaşarken bile evinde derdini daha iyi anlatabildiği için Farsça konuşmayı tercih etmiştir. Hatta bu konuda “Türkçe biliyorum ama bir sözü anlatmak için bin söz etmem lazım” demiştir.

Tam da burada Mevlâna’nın şu sözlerini de hatırlatmak gerekir:

“Beni yabancı yerine koymayın ben bu mahalledenim / Ben sizin mahallenizde kendimi arıyorum / Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim / Hintçe konuşuyorsam da aslım Türk’tür”

Mevlâna bizim şairimiz olamaz!

Çapa, Bardakçı’nın bu konuda kesin bir dille “Mevlâna, Türk değil Fars’tır” dediğini aktarıyor. Konuyla ilgili açıklamalarına “Hz. Mevlâna’nın anadili Farsçadır. Türkiye’de yaşamış bir Fars şairidir. Bir Türkleştirme modası çıkardılar…  Yahu Mevlâna’yı niye Türkleştirmeye çalışıyorsunuz? Yazdıklarına bakın kardeşim, milliyetinden size ne?” sözleriyle devam eden Bardakçı, Mevlâna’nın son yıllarını Konya’da yaşaması, bu şehirde ölmesi ve türbesinin de burada bulunmasından dolayı Türk zannedilmesinin ‘cahillik’ten kaynaklandığının altını çiziyor.

Mevlâna’nın eserlerinin Farsça yazıldığı için İran edebiyatına ait olduğunu söyleyen Bardakçı, “Mevlâna bizim şairimiz olamaz.” vurgusunda bulunuyor. Yazının devamında yıllardır her yerde Mevlana imzasıyla paylaşılan “Ne olursan ol yine gel” sözünün Mevlana’ya ait olmadığı gerçeğine de bir kez daha parmak basılıyor. Bu çağrı elbette Mevlâna Celaleddin-i Rûmî tarafından dile getirildi ama o aslında kendisinden asırlar önce yaşayan mutasavvıf Ebu Said Ebu’l-Hayr‘ın “Gene gel, gene gel! / Her ne olursan ol, gene gel! / Kâfir isen de, Mecûsî isen de, putperest isen de gene gel / Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!” dizelerini tüm insanlığa aktarmıştı.

Mevlâna’nın düşünürlüğü, edebiyatı ve ilahi aşkı ile yüz yıllardır dünyaya katkıları tartışılamaz. Önemli olan da hangi ırktan geldiği, hangi milliyete mensup olduğundan ziyade bizlere hangi mesajları verdiği. Belki bu yazı Mevlâna’nın Mesnevî’sini alıp okuyan ancak onun aslında Farsça’dan Türkçe’ye çevrilmiş hali olduğunu bilmeyenleri aydınlatıcı bir özellik taşır. 

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

e-günlük

Sadece Okumak Salt Yaşamak

İlginç bir şekilde hafta sonuna sabah 6’da başladım. Her Cuma akşamından kendi kendime verdiğim ‘gece geç saate kadar oturmama ve ertesi gün öğleye kadar yatıp da tatilin yarısını uykuda geçirmeme’ sözüme rağmen bunu çok az başarmışımdır. Başardığım günlerden biri de bu hafta sonu oldu. (Bu arada cumartesi günü sabah 6’da kalkmama rağmen pazar günü saat 12 gibi uyandığımı da itiraf etmeliyim)

Cumartesi gününe uzun bir kahvaltı – çay – kahve keyfiyle başladım. Uzun süredir haberdar olduğum ve gidip yerinde görmek istediğim (yazının devamında bahsedeceğim) Beyoğlu’ndaki mekana gitmek için yola çıkmadan önce annemle de duygusal bir telefon konuşması gerçekleştirdik. (Sonra bu konuşmayı instagramevreni profilimden paylaştım ama sosyal paylaşım sitelerindeki tüm içeriklerimin blogumda da mutlaka yer alması gerektiğine dair prensibimden dolayı o içeriği bu yazıya eklemek üzere sildim.)

Yolun sonuna gelmekten bahsediyordu annem. Açık ve net bir şekilde ‘yaşlandım ve şurada kaç günlük ömrüm kaldı’ demeye çalışıyordu (ki annem yaşlanmayı aslında kabul etmez, ben de kendimi bildim bileli annemin bir gün yaşlanacak olmasından hep çok korkmuşumdur.) Böyle zamanlarda anneme ‘Ajda Pekkan’ şakası yaparım; ‘Daha sırada Ajda var anneciğim, o ne zaman yaşlandı işte o zaman korkmaya başlayabilirsin’ derim. Ama bugün o sözü tekrar etmedim, daha çok annem konuştu. ‘Sizin yaşınıza dönmek için neler yapmazdım’ dedi. ‘Hayatınızın her an’ını değerlendirin, doya doya yaşayın’ tavsiyesinde bulundu.

Bazen İstanbul’un bütün yükü benim omuzlarımdaymış hissine kapılıyorum ve hiç abartmadan yorgunluktan, yalnızlıktan (ki bu yalnızlığın çoğu kimse tarafından yanlış anlaşıldığını da anladım) ve vakitsizlikten şikayet ediyorum. Bazen de İstanbul’u yeniden fethedecek bir enerjiye sahip oluyorum (ki bu da genelde evden çıkmayıp dinlendiğim hafta sonları oluyor.). Sonra rahmetli babamı hatırlıyorum, sevgili anneanneciğimi. Babamın, yer yok diye kendisini otobüse almayan şoföre ‘ben kanserim, öleceğim’ dediğini duyuyorum. Şu an babam da o eski Aydın otogarı da yok. ‘Allah, güzel ölümler versin’ derdi anneannem, bunu sürekli dillendirirdi. Nasıl vefat ettiğini hatırlıyorum; nur içinde yatsın. Doktoru ’70 yaşına gelmiş tabi ölecek’ demişti; teyzem en küçük evladı olarak annesini kaybetmenin acısını o kadar derinden yaşıyordu ki doktorun o sözüne tepki verecek mecali yoktu.

Kusursuz biri değilim belki ama kötü biri de değilim. Sadece içimdeki savaş, hayatla verdiğim savaş ile birbirine karışmış durumda. Haksızlıklar karşısında bazen nasıl tepki vermem gerektiğini kestiremiyorum ve bu beni çok yoruyor. Sonra düşünüyorum; insanın ölümcül bir hastalığa yakalanması veya kötü bir şekilde ölmesi kesinlikle başkalarının da sorumluluğunda olan bir durum. Hiçbirimiz sandığımız kadar masum değiliz.

O yüzden rotamı değiştirdim. Oldukça ağır bir sırt çantasıyla birlikte metrobüste yerimden hiç kalkmadan (ki bu çok nadir bir durumdur, hele hafta içleri) Mecidyeköy’e kadar gittim. Cihan ve Çota bana eşlik etti; Mimar Sinan güzel cümleleriyle ruhumu aydınlattı:

“Kızma artık geçmişe. Kabiliyetin kuş gibi tutsak kalmış. Maziyle uğraşmaktan, ona buna kızmaktan fırsat olmamış ki çıksın. Eğer cehalet kafesinden kurtulursa kuş özgür kalır, gönlünce uçar, yükselir. İyi bir talebe olursan hayatın kapıları önünde açılır. Ama evvela karar vermen gerek. Öğrenmeye hazır mısın?” (Elif Şafak, Ustam ve Ben, s. 146)

Metro ile Şişhane’ye çıkınca sabah kahvaltısının üzerinden çok zaman geçtiğini fark edip düşen enerjimi yükseltmek için önce yemek yemem gerektiğine karar verdim.

kelebek korse istiklal

Taksim Meydanı istikametinde yürürken sağ tarafta bir korse dükkanının camında yazan yazılar dikkatimi çekti. Kağıdın birinde ’90 yaşındaki babamı ve yatalak annemi sokağa atıyor’ yazıyordu. Dükkanın kapısındaki İlya Avramoğlu ile camdaki fotoğrafta gördüğüm kişi aynıydı; üstelik aynı gömlekle aynı yerde duruyordu. Meselenin ne olduğunu sordum, 1936 yılından beri açık olan dükkanın  sahibinin (ve oradaki daha birçok dükkanının sahibinin) Santa Maria kilisesi olduğunu söyledi. Yeni çıkan yasayı gerekçe göstererek 10 yıldan fazla duran kiracıyı iş yerinden çıkarma hakkını kullanmaya çalıştığını anlattı. Bir tarihin yok edilmeye çalışıldığını, İstiklal’in önceden alışveriş ve kültür caddesi olduğunu şimdi ise zincir mağazalar ve fastfoodcularla dolup taştığını anlattı. 20 metrekarelik dükkana 3 bin lira verdiği kiranın 5 bin liraya yükseltilmesini teklif etmiş ancak kilise bunu da kabul etmemiş. Kendi ailesi, biri yatalak olan yaşlı anne babası ve boşanıp gelmiş ablası ile birlikte üç aileye bakmak zorunda kaldığını, yeni bir yere taşınma masrafını karşılamasının mümkün olmadığını söyledi. Yasa, dükkan sahibinden yana görünüyor; Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapsa da lehine bir sonuç çıkacağından yana pek umudu yok. Ama ‘Belki kilise bu inadından vazgeçer’ diyor çünkü duyarlı insanların bu konuda kiliseye ciddi baskı yaptığını söylüyor. Bu süreçte dükkanı boşaltmamak için en fazla 1- 1,5 yılı var; hızla değişen İstiklal Caddesinin yeni çehresinde Kelebek Korse mağazası 1 yıl sonra da  hâlâ var olmayı başarabilecek mi, zaman gösterecek. Bu arada İstiklal’in en eski tarihi dükkanı ve azınlıkların elinde kalan tek dükkan olan Kelebek Korse’nin kapanmaması için Change.org’da bir imza kampanyası devam ettiriliyor.

Salt Galata

Salt Galata

Ve sonra o merdivenlerden çıktım. Bir süredir haberdar olduğum, sosyal medyadan takip ettiğim ve ‘gidip görülecek yerler’ listemde yer alan Salt Galata‘nın ihtişamlı kapısından girerek gösterişli merdivenlerinden çıkıp Salt Araştırma‘ya adım attım. İki kattan oluşan Salt Araştırma alışık olduğumuz kütüphanelerden farklı, modern bir yapıya sahip. ‘Kütüphane – araştırma ve sergi’ üçlemesini bir arada barındırıyor. İnsanlar kendilerini nasıl rahat hissedeceklerse o verilmeye çalışılmış Salt Araştırma’da. (Burada tam olarak ne demek istediğimi ancak oraya gidince anlayabilirsiniz.) Bilgisayarınız yanınızda değilse, kullanabilmeniz için bilgisayarlar da var; interneti cep telefonuna gelecek kod sayesinde ücretsiz kullanabiliyorsunuz; ister yanınızda getirdiğiniz isterseniz de hemen yan tarafındaki kafeden alacağınız (görevlinin şimdilik ücretsiz olduğunu söylediği) çay ve filitre kahve ile daha konsantre bir şekilde okumalarınızı, araştırmalarınızı yapmanız mümkün.

Pazar ve Pazartesi günleri kapalı olan Salt Araştırma hafta içi ve cumartesi günleri akşam 20.00’ye kadar hizmet veriyor. Bu arada, harika kitaplar bulabileceğiniz bu yerden ödünç kitap almak ise mümkün değil. Keşif için dolaşırken fotokopi makinesi gibi bir şey gördüğümü hatırlıyorum ama çok emin değilim. Gerçi varsa da gerek duymadım çünkü Murat Belge‘nin edebiyat üzerine yazılarını topladığı kitabını büyük bir keyifle karıştırırken ileride notlarını burada paylaşacağım ‘Küçük Prens’ ile ilgili bir yazısının yer aldığı sayfaları Evernote‘un belge kamerası özelliği ile telefonuma kopyaladım.

Bir bölümünü Salt Araştırma’nın oluşturduğu Salt Galata oldukça büyük ve gösterişli bir tarihi bina. İçerisinde sergi salonları ve atölyeler var. Fotoğraf çekmenin serbest olduğu bu binadaki görevlilerle kısa bir sohbetim oldu (bu arada çok alakalı ve kibar kişiler olduğunu belirtmeliyim. Zaten fotoğraf çekminin ‘kesinlikle serbest’ olduğunu söylemelerinden belliydi); geçen haftalarda Danimarka’dan gelen mimarlık öğrencilerinin ve hocalarının buradaki atölyelerde çalıştıklarını anlattılar.

İsmail Saray'ın Portreleri

İsmail Saray’ın Portreleri

Şu an Salt Galata’da İsmail Saray‘ın “İngiltere’den Sevgilerle” sergisi bulunuyor. Bugüne kadar gördüğüm en ilginç sergilerden biri olan “İngiltere’den Sevgilerle” 2 Kasım’a kadar gezilebilir. Sergide çektiğim birkaç fotoğrafı önümüzdeki günlerde flickrevreni ve instagramevreni hesaplarımdan paylaşacağım.

Akşam tekrar İstiklal’e çıkıp daha önce bahsettiğim ‘Yavaşla İstanbul’ için birkaç hızlandırılmış video daha çektim. İyi kurgulayabilirsem -daha doğrusu kafamdaki şeyi elimdeki teknolojik imkanlar dahilinde tam olarak ortaya koyabilirsem- belki yayımlarım. Bu arada İstiklal’e ne zaman gelsem İstanbul’a ilk defa gelmişim gibi hissediyorum ve heyecanlanıyorum.

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

 

e-günlük

Babam, Ben ve Pullar

babam, ben, pullar

“Sevgili Evren,

Pulları biraz önce ulaştırdılar ve inan görünce çok heyecanlandım, çok güzeller. Umarım sen de gördüğünde böyle hissedersin. Pullardan sadece 50 adet basıldı. PTT’nin bunları yeniden basıp çoğaltması söz konusu değil.

Peki bunu niye yaptım? Senin yazını okuyunca , biraz etkilendim. Geçmişle alakalı unutulmayan birçok anı vardır elbette. Anılarınla aranda bir köprü de bu olsun istedim. Bu arada 5 adet pulu kendim için ayırdım, izninle.”

Böye diyordu beni çok etkileyen sürprizine iliştirdiği mektubunda Büşra.

Ama onun öncesinde, geçen hafta bana ‘Pul Koleksiyonunu Gösterme’ Mevzusu başlıklı yazımdan etkilenerek hazırladığı bir sürprizinden tam olarak olmasa da kısaca bahsettiği bir eposta göndermiş ve adresimi rica etmişti. Açıkçası gelen dosyanın içinden bu kadar harikulâde bir hatıranın çıkacağını hiç tahmin etmiyordum. Büşra’ya böylesi ince bir nezaket gösterdiği, rahmetli babamla benim -sanırım aynı karede ilk defa- yer aldığımız bu fotoğrafı özel bir pula dönüştürerek unutulmaz bir hatıraya imza attığı için yürekten teşekkür ediyorum; gözyaşlarımla teşekkür ediyorum.

Sevgili Büşra da bu blog sayesinde -henüz yüz yüze görüşemesek de- tanıdığım arkadaşlardan biri. Kaç yıldır blogumu okuyordur, bilmiyorum ama bu 10 yıllık blog yolculuğumda onun gibi beni mutlu eden, şaşırtan, hayatıma anlam katan çok güzel insanlarla yolum kesişti. Bugüne kadar farklı vesilelerle bana verdikleri değeri gösteren, hayatıma dokunan herkese Büşra’nın nezdinde bir kere daha teşekkür ediyorum.

Büşra, mektubuna “Eğer kullanmak istersen tebrik kartları için bu pullar. Yurt içi mektup ve diğer gönderiler için kullanılamıyor.” diye not düşmüş. Elbette ki her ne sebeple olursa olsun bu pulları gözüm gibi saklayacağım ve hiçbir şekilde kullanmayacağım. Ama gönül isterdi ki canım babam tek yaşasaydı da varsın yine gurbette olsaydı ve bu pulların her biri kanat olup ona mektuplarımı uçursaydı.

Babam ve Ben

Babam yurt dışında çalıştığı ve yılda bir iki kez gelebildiği için ona çocukluğumda ‘misafir baba’ dediğimi anlatır annem. Hakîkaten babam hep misafir baba olarak yer aldı hayatım(ız)da. Geçirdiği kalp ameliyatı sonrası malulen emekli olup yanımıza, yuvamıza kesin dönüş yapmıştı ancak birkaç yıl sonra babaanemin vefatına onun en küçük oğlu olarak dayanamamış; 11 ay sonra anneciğinin yanına göçüp gitmişti. Önce İzmir Tepecik Hastanesinde başlayan sonra Viyana’nın soğuk duvarlarında devam eden 7 aylık kanserle mücadelesi rahmetli dedemin son nefesini verdiği köy evindeki yatağında 3 gün içinde son buldu.

O 3 gün hareket edemeyen ve konuşmayan babamla eksik kalan onca şeyimizi konuşamadığımıza çok üzülüyorum. Bir de ona yazdığım(ız) mektupların eşyalarının arasından çıkmayışına. Belki bu pullar, o kayıp mektupları da beraberinde getirir.

Canım babam; nur içinde yat.

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

e-vreniyyat

Bedel

Bazen kirlilerden kurtulmak için temizleri de elden geçirmek gerekiyor. En azından ben öyle yapıyorum. Ne kadar az kalabalık o kadar çok huzur; ne kadar az insan o kadar çok ‘kendin’

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

e-günlük

Şaşırtmak için Aklına Gelen İkinci Şeyi Yap!

“Eylül ayı dert ayı” derdi benim ufacık kalbi olan küçücük annem. Haklıydı da! Okul çağında 3 çocuk ve malum masraflar…

Şimdi ise o telaşların hiçbiri kalmadı. Dün tek bir odaya çoğu zaman aynı yatağa sığan bizler bugün farklı yerlerde kendi dertlerimizle boğuşuyoruz. Bir zamanlar annemizin sırtlandığı dertlerimiz, bizim değildi. Şimdi omuzlarımızdaki yük, çocukluğumuzdaki kuş gibi hafifliği aratıyor. Ve anneler, babalar hâlâ koca koca adam, kadın olmuş bizlerin yüklerini yüklenmeye devam ediyor. Çocukları okuyacak ya da evlenecek diye emekliliği geldiği halde çalışmaya devam eden ebeveynler tanıyorum. Pekâlâ önce kendi hayatını düşünüp emekli olup keyfine bakamaz mı o anne baba? Pek tabi!

Cihangir’deki meşhur kafelerden birindeki genç bir hanım, aynı masadaki iki erkeğe her gün neler yaptığını özetliyor: Sabah 8-9 gibi kalkıp yürüyüş, sonra D&R’a uğrayıp birkaç film, belki bir kitap ve dergiler… Starbucks’tan kahvemi alıp evde saat 15’e kadar işlerimi hallediyorum. Sonrasında da -şu an ki- kafede arkadaşlarla bir şeyler atıştırıp sohbet… Homeoffice çalışmanın, freelance işler yapmanın kendisini çok rahatlattığından bahsediyor; masadakiler de aynı yaşam standardında oalcaklar ki göz teması kurmadan ‘hı hı…’ onaylamalarıyla tabaklarındakileri yemeye devam ediyorlar.

Sabah 5.30’da kalkıp Haliç’e kürek çekmeye gittiğini, eve gelip duşunu alıp kahve ve kahvaltı keyfinden sonra saat 09.00’da ajansta olduğunu yazıyor bir blog yazarı. Yazının altındaki yorum kısmına da bir ziyaretçi, sabah 7’de kalkıp hem köpeğini gezdirip hem de yürüyüşünü yaptıktan sonra harika bir sabah kahvaltısı yaparak saat 08.45’te ofiste işinin başında olduğunu yazıyor. Bu insanlar gerçek. Bir romanın içerisinde kurgulanmış bir olay örgüsünün kahramanları değiller. Onlar da ben de aynı İstanbul’u yaşıyoruz. Ya da aslında aynı İstanbul’u yaşamıyoruz. Onlara göre yatış kalkış, ev – iş mesafesini ayarladıktan sonra hayatı böylesine konforlu bir hale dönüştürmek mümkün. Bu konuda gerçekten sayfalarca saçmalayabilirim.

Çoğunlukla şikayet ettiğim aşırı yorgunluktan, yolda kaybettiğim 3 saatten ve bir türlü maddi anlamda refaha erememden kurtulmamın ilk yolu işimi veya evimi değiştirmek olabilir; öyle ki sanıldığının aksine… neyse. Başka bir seçenek de İkbal gibi İstanbul’u terk edip Aydın’ın Bozdoğan ilçesindeki bir köye yerleşmek olabilir. Aradığım dinginliği ve huzuru orada bulabilir miyim emin değilim ama İkbal bulmuş, bulmuş ki yaşadıklarını harika yazılarla blogunda paylaşıyor. Son yazısı sayesinde hem koyunlarda da ‘ikiz kardeş’liğin olduğunu öğrendim hem de sadece insan ve hayvanlarda değil bitkilerde de liderlik kavramının olduğunu. İkbal’in konu edindiği Lider Dal‘la ilgili ziraat mühendisi arkadaşım İlknur‘dan daha detaylı bilgi alırken Cem‘le Forum’a doğru yürüyorduk. Hani şu ismini bir türlü öğrenemediğim Zeytinburnu ve Bakırköy’deki forumlardan tenha olanına; yani Bakırköy’dekine gidiyorduk.

Orayı çok seviyorum. İstanbul gibi bir yerde AVM’lerde vakit geçirmeye karşıyım ama bir arkadaşla illa ki bir AVM’ye gidilecekse Bakırköy’deki Forum kesinlikle kurtarılmış bölge gibi. Zaten içeri girer girmez ‘Buyrun efendiiiim, hoş geldiniz’ diyen güvenlik görevlisi hanım bile farkı ortaya koyuyor. ‘Bir an tanışıyor muyuz diye şaşırdım’ diyorum; ‘olsun, tanışabiliriz’ diye cevap veriyor.

Ben yukarıda bahsini geçtiğim ‘insanların sabahın erken saatlerinde kalkıp harika şeyler yapıyor olmalarını’ okumadan önce Cem bana uykuyla ilgili çok fazla araştırma yaptığını ve daha az nasıl uyuyabileceği konusunun kendisinde adeta saplantı haline geldiğini söylüyor. O da tam anlamıyla bir İstanbul insanı. Gebze’de çalışan, Kartal’da oturan, Avrupa tarafına birkaç akşam tiyatro provaları için gelip geç saatlere kadar yorulan Cem, yetmiyor gibi bir de ingilizcesini geliştirmek isteyenlere vakit ayırıp onlarla konuşma pratikleri yapmak için bir araya geliyor. Bizimse onunla fotoğrafla ilgili bir projemiz var ama ingilizce konusunda gerçekten yüreklendiriyor beni. İlginç bir şey söylüyor ve ‘evet kesinlikle tam da bu sebeple!’ diyorum: “Mükemmel konuşmak istiyorsun, bu yüzden de ingilizceni geliştiremiyorsun. Bırak, hiçkimse zaten İngilizler kadar iyi konuşamayacak!” Ah işte yengeç erkeğinin mükemmelliyetçilik takıntısı. Bu yüzden değil midir ki Canon 5D Mark 3’üm, harika objektiflerim, MacBook’um, Lightroom, Photoshopların son sürümleri vesaireler vesaireler olmadan düğünmüş nişanmış falanmış filanmış fotoğraf çekimlerine girişmiyor olmam!

“Tiyatronun yüzde 90’ı cevap vermektir” diyor Cem. Böylesine seyirlik ve dinlemeye odaklı bir gösteri sanatının yüzde 90’ının cevap üzerine kurulu olmasına şaşırıyorum. Benim baktığım açı seyirci tarafı ama o bunu tiyatro oyuncuları açısından söylüyor. “Ben, sadece benim cümlelerimi değil karşımdakinin cümlelerini de çok iyi ezberlemeliyim ve her cümlesine (unutulan bir replik sırasında bile) çok iyi cevap verebilmeliyim” diyor. Tiyatro anlık bir oyun, doğal olarak cevaplar da bir o kadar anlık olmalı. Mahşer-i Cümbüş, Çok Güzel Hareketler Bunlar ve Güldür Güldür’ün kulaklarını çınlatıyoruz; Mahşer-i Cümbüş’ü apayrı bir yere koyduğumu, yazılı bir metin ve ezber üzerinden değil de sadece doğaçlama ile bu işi yaptıkları için onlara duyduğum saygıyı dile getiriyorum. Güldür Güldür’ün ise skeçlerini hâlâ çok kötü bağladığı eleştirime Cem de hak veriyor. Böylesine güçlü oyuncular var ve kaçıncı sezondur devam etmesine rağmen Çok Güzel Hareketler Bunlar’daki gibi kahkahalar tam havadayken sonlandıramıyorlar oyunu!

Özellikle güldürü tiyatrosunda “Seyirciyi şaşırtmak için aklına gelen ikinci şeyi yap” kuralından bahsediyor Cem. En çok güldüğümüz espriler de bugüne kadar hiç duymadıklarımız olmuyor mu zaten. Bu, sadece güldürü tiyatrosu için değil hayatın her alanında belki başarının belki marka olmanın belki de büyük ilgi çekmenin ilk kuralı olabilir diye düşünüyorum. Sanırım başarılı olmak ve farkındalık oluşturabilmek için daha iyisini değil, daha farklısını yapmak gerekiyor. İşte bu yüzden Muhteşem Yüzyıl’ın türevi diziler, Cem Yılmaz’ın taklidi standupçılar asılları kadar ilgi göremiyor.

Bu arada yazının ortasında bahsettiğim ama yarım bıraktığım Lider Dal’la ilgili İlknur’un paylaştığı bir bilgiyle yazımı sonlandıracağım. Ağaçlardan daha iyi verim almak için budama yapılıyor doğru ama bir de liderlik özelliği gösteren söz konusu dal mutlaka budanıyor ki ana gövdenin rolünü üstlenmesin ve diğer dalları cansız bırakmasın diye. Sonra bu durum siyasi partilerimizde yaşanan liderlik tartışmalarını aklıma getiriyor. Kim ne derse desin tam bir demokrasi bile ikinci (alternatif) bir lideri kaldıramıyor.

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+