Monthly Archives

Ağustos 2014

e-günlük

Zihinsel Görevlerimizi Google’a Devrettik!

dizüstü bilgisayar

Facebook başta olmak üzere sosyal ağların tutsaklığından nasıl kurtulabileceğimiz üzerine bir yazı yazmayı düşünürken olaya en baştan başlamam gerektiğine karar verdim. İki bölümlük bir yazının ilk kısmını ‘her şeyi Google’a sorma’ ama ille de ‘internete danışma’ alışkanlığımıza ayıracağım. Çünkü bugün efendisi olduğumuzu sandığımız sosyal ağlardan akıllı telefonlara kadar bizi kölesi yapan sistemin başında internet geliyor.

Üniversitede bir hocam, yine kendisi gibi akademisyen olan eşi kendisine bir sözcüğün anlamını veya nasıl yazıldığını sorduğunda cevaplamadığını, kalkıp sözlükten kendisinin bakması gerektiğini söylediğini anlatmıştı. Buna da ‘ben söylersem öğrenmeyecek, geçici hafızaya atacak ama zahmet edip sözlüğü açıp baktığında o kelimenin anlamını veya yazılışını bir daha unutmayacak’ şeklinde açıklamıştı. Bugünse artık ‘nasıl olsa Google biliyor’ diye düşünerek araştırma zahmetinden yoksun bir şekilde bilgileri ‘gerçekten öğrenmeyi’ öteliyoruz. Birbirimize bir şeyler sorma alışkanlığımız azalırken sorularımza aldığımız cevapları bile illa ki Google’a teyit ettiriyoruz. Üstelik oradaki bilgileri hiç tanımadığımız, uzmanlık alanından bile emin olmadığımız insanların yazdığını bile bile.

Şaşırtıcı ama bugün annelerine yemek tarifi soran kızların sayısı giderek azalırken tarifleri internetten öğrenenlerin sayısı artıyor. Daha da şaşırtıcı olanı yemek siparişini internetten verenlerin sayısının tarifleri internetten öğrenenlerin sayısını da katlamış olması.

İnsanoğlu, inernetin hayatımıza mobil teknolojiyle daha çok girmesi ile tarihinin en çok okuduğu dönemini yaşıyor. Bu söz konusu okumanın ne kadar nitelikli olduğu tartışmasına girmezsek hepimizin gerek blog, gerek sosyal paylaşım siteleri gerekse internet haber siteleri vs gibi birçok etken sayesinde çılgınlar gibi okuduğu bir çağı yaşıyoruz. Ancak bu okuma, nitelikli bir okuma mı, öğrenmemizi sağlıyor mu, kültürlenebiliyor muyuz tartışılır.

Zihinsel görevlerimizin neredeyse tamamımı Google’a devretmişken bu görevi akıllı telefonlar sayesinde mobil uygulamalar da üstlenmeye başladı. ‘Unutkan bir insan’a doğru emin adımlarla ilerlediğimizin bir göstergesi bunlar. Hafızalar arası iş bölümü burada devre dışı kalıyor ve biz o an öğrenmek istediğimizi alıp geri kalanınıWikipedia‘da zaten var’ deyip orada öylece bırakabiliyoruz. Bugün sokağa terk edilen hayvanlara üzülülüyoruz ama insanlığı bugünlere getiren o ansiklopedilerin akıbetini hiçbirimiz sorgulamıyoruz. Sahi, kütüphanelerimizi dolduran o AnaBritannica’lar, Meydan Larousse’ler bugün nerede?

cep telefonu

90’lı nesiller belki bilmez ama 80’li ve öncesi nesiller cep telefonları olmadan önce neredeyse tüm arkadaşların ev telefonlarını ezbere bilirdi. Öyle ki şehirler arası alan kodlarının çoğu hafızamızdaydı. Ben orta okuldaki sınıf arkadaşlarımın telefon numaralarını ezbere bildiğimi hatırlıyorum. Şimdi annemin cep telefonu numarası dışında ailemden başka hiçkimsenin numarası ezberimde yok. Niçin? Çünkü telefon rehberimde nasıl olsa kayıtlı ve numara tuşlamama gerek kalmadan herkesi tek bir tuşla arayabiliyorum. Peki ya telefonumun şarjının bittiği ve aileme ulaşmam gereken acil bir durumda ne yapacağım?

Küçük çocuklara belli bir yaştan itibaren kaybolursa lazım olur diye anne babasının adı soyadı, ev telefonu ve ev adresi ezberlettirilirdi. Şimdi bunu yapanlar hala var mı bilmiyorum ama insanoğlu beynini ‘nasıl olsa bir yerde kayıtlı, Google’da cevabı her zaman var’ diyerek bu tarz bilgilerle doldurmak istemiyor.

Google’a danışma alışkanlığı çevremizle olan paylaşımımızı en aza indirirken sosyalleşmemizi de zayıflatıyor. Yüz yüze iletişim sayesinde geçişken hafıza sistemini kullanırken internetin hayatımızı adeta istila etmesiyle (ki burada suçlayıcı bir ifadede bulunduğum öz eleştirisini yapmak istiyorum; interneti hayatımızın merkezine sokan aslında yine biz insanoğluyuz) hafıza anlamında kendimize yeni bir yardımcı bulmuş olduk. Ailemizle, yakın dostlarımızla kurduğumuz bellek bağını -ilginç bir şekilde- kolaylıkla internetle de kuruyoruz. Daha fazla bilgiye daha kısa sürede ulaşmamızı sağlayan internet, bu özelliğinden dolayı bilgisine danıştığımız insanların yerini alıyor. (Bu noktada kendisine bir şey soran çocuğuna ‘git internetten bak’ diyen anne babanın ona ne büyük bir kötülük yaptığının da altını çizmek gerekiyor.)

‘Google etkisi’ diye bir şey var; bu artık yüz yılımızım bir gerçeği. Google, bilgi paylaşımı yapacağımız insanlara duyduğumuz gereksinimi neredeyse yok etti. Üstüne üstlük artık ne kendimizin ne de arkadaşımızın bilgisine değil Google’ın bize vereceği cevaba güveniyoruz. Zor bir soru ile karşılaştığımızda ilk işimiz ya bilgisayardan ya da cep telefonlarımızdan internete girip cevabını aramak oluyor. Yeni edindiğimiz bilgiyi kalıcı belleğimize kaydedip kaydetmediğimizden bile emin olmadan sayfayı kapatıyoruz. Sanki asıl önemli olan şey o an o sorunun cevabını öğrenmek olduğunu sanıyor; daha sonra tekrar lazım olabilir düşüncesinden yoksunlaşıyoruz.

Kanlı canlı olmasa da internet 21. yüz yıl insanı için bugüne kadar tanıştığı hiçbir arkadaşa benzemiyor. 24 saat uyanık, her zaman var olan ve her şeyi bilen bir varlık. Bir arkadaş sohbetinde kahvelerinizi yudumlarken oradaki herkesin bilebildiğinden çok daha fazlası akıllı telefonun içinde, internetin engin sularında. Üstelik düşünmüyor; bildiği ne varsa kendinden emin bir şekilde saliseler içerisinde hepsini önünüze döküyor. Unutmuyor, bozulmuyor, hep güncel kalıyor. Bilgisayarınızı kapatsanız da elektrikler kesilse de o büyümeye, daha çok bilgiyle yüklenmeye hatta yeni tavsiyelerde bulunmak için sizi daha yakından tanımaya devam ediyor.

İnternetin verimliliği bizi öylesine esir alıyor ki birine bir şey sorarak vakit kaybetme, kütüphaneye giderek bilgiye ulaşma zahmetine girme, kısacası dışa bağımlılı olma’ durumlarından adeta kurtuluyoruz. Bir bilginin belleğimizde var olup olmadığına bile bakamadan hafızamızdan daha kısa sürede Google bize cevabı veriyor.

about.me.soyucok

Çoğumuz için internet artık bizim bir parçamız. Otobüste, yabancı bir toplulukta, hatta akşam ailecek birlikte otururken bile onsuz sıkılıyoruz. Daha az konuşuyor, daha az etkileşim kuruyor, daha az düşünüyor, zihnimizi yormuyor ve gittikçe kimliksizleşiyoruz. Tüm Facebook, Instagram, Twitter gibi sosyal ağ bağlantılarıyla dolu about.me sayfamıza rağmen kimliksizleşiyoruz. Göz alıcı fotoğraflardan ve Ömer Hayyam’ı bile kıskandıracak iletilerden oluşan birer sanal profillere dönüşüyoruz. Yüz yüze geldiğimizde iki kelimeyi bile bir araya getiremiyoruz belki ama internetteki sosyal hesaplarımızda harikalar yaratıyoruz.

Yeni nesil, Google sayesinde daha fazla soruya yanıt buluyor ve bunu kendi bilgisi zannederek daha akıllı olduğunu düşünüyor. Dünyanın geri kalanı hakkında daha az şey biliyor olmasına rağmen atalarından daha fazla şey bildiğini sanan ve Google’ın hazır cevaplığına güvenen yeni nesildeki öz güven, aslında sahip olmadığı bilgi ve becerilerle yüklü olduğunu sanarak hayatta yol almaya devam ediyor.

İnternetin fişinin çekilip dijital verilerin silinmesiyle dünya tarihinin ikinci Nuh Tufanı‘nı koparmak hiç de imkansız bir son değil.

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

e-günlük

İlhan Berk’e Teşekkür!

İlhan Berk‘in en sevdiğim portrelerinden biridir bu fotoğraf. Bugün onun vefatının 6. yıl dönümü. Yüksek lisanstayken onunla ilgili bir projem vardı; sınıf arkadaşım Tarık’ın tüm yüreklendirmelerine rağmen yeterli cesareti toplayıp da hemen yanı başımızdaki Bodrum’a gidip onu ziyaret edememiştim. Şiirlerinin çoğunun anlaşılmaz olduğu yönünde eleştirilir ama Teşekkür şiiri Berk’i bugün anmak için en güzel sözler olacaktır:

Evet hep açık gidip gelen ağzın içindi;
Gökyüzünün o huysuz maviliği içindi;
Elma kokan bir Türkçeyle konuştuğun içindi;
Ölümün sefil, kötü belleği içindi;
Her gün Pazar kurulan o sokaklar içindi;
Saçında uykusu kaçmış çiçekler ıslattığın içindi;
Çocuklar okuldan dönüyormuş gibi sesin içindi;

İşte bütün ama bütün bunlar için sana teşekkür derim

(Not: Şiirin sonundaki ‘teşekkür derim’de herhangi bir yazım yanlışı yoktur. Berk, şiirini ‘teşekkür ederim’ ile değil ‘teşekkür derim’ ifadesiyle bitiriyor.)

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

e-vreniyyat

21. Yüzyılda Orhan Veli Olabilmek!

Orhan Veli'nin vesikalık fotoğrafı

Orhan Veli’nin vesikalık fotoğrafı

Satışa çıkaracağı nasır ilaçlarının ambalajına Orhan Veli Kanık‘ın

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
o kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.

mısralarını koymak isteyen İstanbul’daki bir ecza laboratuvarı şairin kapısını çalacaktır ancak kendisine teklif edilen yüksek fiyata rağmen Orhan Veli bu isteği geri çevirecektir. Yaşanan bu olayla ilgili usta şairin yorumu, “O şiir, nasır ilaçlarının kutularına değil, bir gün Batı edebiyatı antolojilerine girecek.” sözleri olacaktır. Kendisinden iki yaş küçük kardeşi Adnan Veli‘nin anlattığı bu olaydaki muhteşem ruhu bugün hangi ünlü (!) edebiyatçıya, usta (!) şaire, romanları çok satan (!) yazara anlatabilirsin ki?

Yaprak dergisi

Yaprak dergisi

Kışın ortasında paltosunu satıp Yaprak dergisinin yeni sayısını çıkarmak uğruna üşütüp hasta olmayı göze alan Orhan Veli, derginin diğer sayılarını bastırabilmek için Abidin Dino‘nun kendisine hediye ettiği tabloları da utana sıkıla satışa çıkaracaktır. Bunu Abidin Dino’ya söylemek çok utanç verici olsa da gerçeği kendisiyle paylaşır. Ancak ünlü ressam, darılmak veya ayıplamak yerine Orhan Veli’ye ne kadar ihtiyacı varsa satması için yeni resimler vermeyi teklif eder.

Bütün bu fedakarlık Türk edebiyatının yapı taşlarından Yaprak dergisinin kapanışına mani olamayacaktır. Dergi, 28. sayısının çıktığı 1 Haziran 1950 yılında edebiyat dünyasına veda eder. Dört buçuk ay sonra da Orhan Veli edebiyat sahnesinden ayrılacaktır. Yaprak dergisi, Sabahattin Eyüpoğlu‘nun fikriyle 1 Şubat 1951’de Son Yaprak ismiyle Orhan Veli özel sayısı olarak son bir kez daha yayımlanacaktır.

Türk edebiyatı için Yaprak dergisinin önemi çok büyük. Üstteki kıyafet, birkaç parça eşya satılarak 28 sayı çıkartılmaya çalışılan dergi, edebiyat dünyası adına önemli işlevleri yerine getirdi. Günümüz dünya anlayışında Orhan Veli’nin fedakarlığı ne yazık ki bazıları için acınılası boş bir uğraş olarak görülecektir. Bugün yazar olmayıp roman yazan ve çok satanlar listesine girip sahiden (!) yazar olduğunu sananlara; şair olmadığı halde şiir kitabı yayımlayıp üstüne bir de banka reklamlarında oynayanlara; yazma kabiliyetini önemsemeyip internetin SEO kurallarını emeğin ve içeriğin üstünde tutanlara ne Orhan Veli’yi ne de bir dergi için yaptığı onca fedakarlığı idrak ettirmek mümkün değil.

O yüzden öyle insanlardan bir adım geride yürüyüp on adım ileride düşünübilmenin hazzı ve gururu paha biçilemez!

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

e-günlük

‘Pul Koleksiyonunu Gösterme’ Mevzusu!

Çocukluğumda küçük bir pul defterim ve içinde de daha çok babamın Avusturya’dan gönderdiği mektupların üzerinden itinayla çıkartılmış pullar vardı. Mürekkepbalığı yazı kültürü dergisinin üçüncü sayısındaki ‘pul tüccarı ve koleksiyoneri’ olan Arman Arıkan‘la yapılmış söyleşiyi okuyunca ben de geçmişte pul biriktirdiğim günleri hatırladım.

Mürekkepbalığı [ Pul ve Mektup

Mürekkepbalığı [ Pul ve Mektup

Zaten Arıkan da söyleşide çocuklukta başlayan pul merakının yetişkinlikte durduğu, ilerleyen yaşlarda o merakın tekrar ortaya çıktığı tezini savunuyor. O merak ileride bende de yine nükseder mi bilmiyorum ama söyleşiyi okudukça çocukluğumda biriktirdiğim o pulları (neden ve nasıl olduğunu hatırlayamadığım) bir şekilde yok ettiğime pişman oldum. Öyle ki içlerinde rahmetli babamın yurt dışında çalıştığı dönemler bize gönderdiği mektupların üzerinden özenle ayırdığım pullar bile vardı. Hatta bir tanesinde büyüteçle bakıldığında şatonun penceresinden bakan bir insan figürü bile görünüyordu.

Mehmet Çelik imzasını taşıyan söyleşiyi okuyana kadar ben de postanelerde bile artık pul bulunmadığına inanlardandım ancak Arıkan, bu yanlış bilgiye karşılık çok önemli bir detayı paylaşıyor. Postaneye gittiğimizde ‘ben mektubumu pulla göndermek istiyorum’ dersek görevli memur çekmeceyi açıp üzerine zimmetli pulları çıkartıyormuş. Zaten her postane memurunun çekmecesinde kendisine zimmetli pulları bulunuyormuş.

Biz pulculuk öldü, sadece pul koleksiyonerlerinin ellerindeki pullar kaldı zannederken Arıkan, bu bilgiyi de düzeltiyor. Türkiye’de her yıl önceden belirlenmiş tarihlerde 25 farklı konuda pul çıkarıldığını okuyunca şaşırdım. Hatta İstanbul gibi yerde üşenmesem bir postane bulup yeni sürüm pullardan isteyesim bile geldi.

Arıkan’ın söyleşideki “Pul bir kültür meselesidir. İnsana geniş bir tarih ve coğrafya bilgisi verir. Okulda öğrenilemeyecek nice şeyi pullardan öğrenebilirsiniz” sözlerinin altını ise çok beğenerek çiziyorum.

Posta Pulları ile ilgili önemli bilgiler:

  • Dünyada ilk yapışkanlı posta pulu 1840 yılında İngiltere’de çıktı. Pulun üzerinde İngiltere Kraliçesi Victoria’nın siyah mürekkepten bir portresi kullanıldı.
  • Osmanlı’da ilk pul ise Posta Nazırı Agâh Bey’in girişimleriyle 13 ocak 1863 tarihinde Abdülaziz zamanında basıldı. İlk Osmanlı pulu dantelsizdi ve üzerinde Sultan Abdülaziz’in tuğrası ve tuğranın içinde de ‘Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’ ibaresi kullanıldı.
  • İlk resimli pularımız 1914 yılında Birinci Londra Serisi adıyla Londra’da basıldı.
  • 17 parçalık bu ilk resimli pul serisinde ilk defa bir padişahın (V. Mehmet Reşat) portresi ile Sultanahmet Camii, Kız Kulesi, Dikilitaş, Fenerbahçe ve III. Ahmet Çeşmesi’ne yer verildi.
  • Osmmanlı döneminde taş baskı yöntemiyle yapılan ilk pullar daha sonra oyma baskı ve tipografi yöntemleriyle basılmaya başlandı. Pullar 1937’de litografi, 1938’de fotogravür, 2012 yılından itibaren de PTT’nin matbaasında dijital baskı yöntemiyle basılmaya başlandı.
  • Türkiye’de yılda 25 emisyon (sürüm) pul çıkarılıyorken bu sayı Fransa’da 55 – 60 emisyon civarında.

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

 

e-günlük

Tüm Şahitliklerimden Vazgeçiyorum!

evrengunlugu.net 10.yıl

evrengunlugu.net 10.yıl

İnsanlara karşı gözlerimi kapatıp kulaklarımı tıkadığım bir dönemi yaşıyorum. Ama gönlümün sesini dindirmek ne mümkün!

Her zaman taşı ilk atan kapıyı ilk aralayandır. Suçlu her zaman ağzını ilk açandır. Olanlardan hep ‘ilk adımı atan’lar mesuldür.

Bütün şahitliklerimden kendimi azl’ediyorum! Ufacık bir kabiliyetim varsa ve bütün ilişkimiz bunun üzerine kuruluysa gördüğüm, bildiğim ve inandığım o şahitlikten vazgeçiyorum.

Birileri için çok önemli olan şeyler benim için o kadar da kıymetli olmadı. Bu yüzden e-vren günlüğü maddi kaygılar taşımadı; 10. yılına girmesine rağmen para etmedi.

Dün olmayanlar maddi kaygılarla yola çıkmanın hırsıyla bugün ahkam kesiyorlar. Onları yok saysam da onları asıl yok eden zaman’ın ta kendisi. Emeği hiçe sayıp parayla satın alınan takipçi sayılarını önemseyenler karşısında takınacak hiçbir tavrım yok. Elbette haklılar. Lakin, hiçbirimiz koca bir Evren’i yaratamayacağız. Peki ya e-vren günlüğü’nün 10 yıllık içeriğini de inşa edebilecek misiniz?

Olayı kişiselleştirmek istemiyorum. Haydan gelen huya gider hesabı, internetten gelen internete gidiyor. Burada ne demek istediğimi bugün hayatımda yer almayanlar daha iyi anlayacaktır. Blog yazarı olduğunu söyleyenler, siz öyle diyorsanız öyledir. Herkes kendisine iliştirdiği etiketle, taktığı ad veya yüklediği unvanla anılmakta özgür.

Ancak ben, asıl takip edilmesi gereken mecra blog’u iken instagram’da Facebook’ta, Twitter’da takip edilmediği için gemileri yakan, birkaç Türk Lirasıyla binlerce yeni takipçi edinip diğerlerinin bilgi, beceri ve emeğini ‘rakamlar’la ezmeye çalışan bir dünyanın parçası olmak istemiyorum. Herkes çok iyi bir yazar, fotoğrafçı, internet fenomeni, musmutlu hayatların kahramanları. Ama ben artık görgüsüzlüklerin içinde kendi görülerimi daha fazla yitirmek istemiyorum.

Ben böyle bir blog dünyasında yer almayı reddediyorum.

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

e-vreniyyat

Kapı!

29 yıldır o kapıdan çok düğünler çok doğumlar çok ölümler geçti. Taşınıp yerleşenler taşınıp gidenler oldu. Kimi zaman çocukluğumuz geçti o kapıdan kimi zaman delikanlılık çağlarımız. Kapı, 1985’ten bu yana hayatlarımıza tanıklık etmeye devam ediyor.

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+