Monthly Archives

Nisan 2014

e-günlük

Frizbi: Benim Çocukluk Oyuncağım!

Bu yaşıma kadar sporun herhangi bir dalıyla hiç ilgilenmedim ama 90’lı yıllarda bir spor olarak görülmeyen frizbiyi gayet başarılı bir şekilde atardım. Ufo’ya benzeyen o oyuncağa “frizby, frisbee, frisbi, disket” deyin ya da onun adını ilk defa duymuş olun hiç fark etmez; hayatınızda mutlaka bir kez de olsa çöp kovasının kapağını havaya fırlatmışlığınız vardır. Demek istediğim şey; ismi size yabancı gelse de frizbi aslında bize çok da uzak bir oyun değil.

Bosforce - Caddebostan olypics Lig Maçından

Bosforce – Caddebostan Olympics Lig Maçından

Çocukluğumda frizbi ile nasıl tanıştım hatırlamıyorum ama sokakta epey oynardım ve havada uçan daire gibi gittiği için diğer çocukların da ilgisini çekerdi. Frizbinin Amerika’da sadece çocuklar tarafından değil yetişkinler tarafından da oynandığını Flickr’da paylaşılan fotoğraflar sayesinde öğrenmiştim. ‘Ultimate Frisbee’ ismiyle bir spor dalı haline gelen bu oyunun Türkiye’de de profesyonel bir şekilde oynandığını İstanbul’a geldikten sonra öğrendim.

Bir gün internette ‘İstanbul’da frizbi oynayan birileri var mıdır acaba?’ diye araştırma yaparken gerçekten birilerinin bu oyunu takım ruhuyla profesyonel olarak oynadığını öğrendim. Ulaştığım ilk isim ODTÜPUS Ultimate takımından Mert Çetin‘di. Mert, Türkiye’deki ultimate frisbee oluşumu hakkında bana bilgi verdikten sonra beni İstanbul’daki üç frizbi takımının kaptanlarına yönlendirdi ve onun sayesinde Türk Kası (2007) takımının kaptanı Cem Gürses‘e, Caddebostan Olympics (2009) kaptanı Barış Mutlu‘ya ve Bosforce takımı kaptanı Hayati Kayacı‘ya ulaştım.

Üç arkadaş da mesajıma son derece içten cevaplar verdiler. Hatta Cem, daha ilk mesajına ‘Aramıza hoş geldin’ ile başlıyordu. Hayati ise hemen o hafta sonu beni Caddebostan’da oynanacak Bosforce – Caddebostan Olympics lig maçına davet etti.

Bosforce - Caddebostan Olypics Lig Maçından

Bosforce – Caddebostan Olympics Lig Maçından

6 Nisan Pazar günü de Bosforce takımının oyuncuları Hayati ve Enes ile buluşup Caddebostan’daki maça gittim. Maçın yapılacağı alana vardığımızda onlarca frizbi havada uçuşuyor; her iki takımın oyuncuları da çimlerde diskleriyle antrenman yapıyordu. Sonrasında da 50 – 55 dakika sürecek olan maç başladı. Hatta o sırada çektiğim bir videouyu da instagram hesabımdan paylaştım. O günkü maçta çektiğim fotoğrafları ise yazının sonunda görebilirsiniz.

İstanbul’da 3 ultimate üniversite takımı (Boğaziçi Fat Cats, Yeditepe Ravens, İTÜ Frizbi Teknik) ve 3 de ultimate kulüp takımı (Caddebostan Olympics, Bosforce ve Türk Kası) bulunuyor. Ultimate kulüp takımlarında genelde üniversiteden mezun olmuş, öğrenci olmayan insanlar oynuyor. İstanbul Anadolu yakası takımı Caddebostan Olympics’in oyuncu sayısı Avrupa yakasındaki Bosforce ve Türk Kası’na göre daha fazla. Asıl antrenmanlarını genellikle Bostancı’da hafta içi akşamları 20.00 – 22.30 saatleri arasında yapıyorlar ve herkese açık. Bazen Caddebostan’da da disk atışları yapıyorlar. {Şuradaki} Facebook grupları üzerinden de haberleşiyorlar. Yeni kurulan frizbi takımlarından olan Bosforce oyuncu seçiminde çok titiz davranıyor; internet sitelerinde bunun altını da özellikle çiziyorlar.  Türk Kası ise İstanbul’un Avrupa yakası takımı olup oyunu bilen bilmeyen herkese kapıları açık. Hafta içi salı günleri Seyrantepe Kapalı Spor salonunda antrenman yapıyorlar ve hafta sonları için de antrenmanlar organize etmeye çalışıyorlar. Türk Kası, kendi içindeki etkinlik ve organizasyonlarını turkkasi@googlegroups.com Google grubu ile {buradaki} Facebook grubu üzerinden yapıyor. İstanbul’da neredeyse her hafta sonu bir etkinlik, turnuva, vs gerçekleştiriliyor. Bu etkinleri organize ettikleri, duyurdukları, takip ettikleri bir Yahoo grupları var: Ultimate_in_Istanbul@yahoogroups.com  Ayrıca İstanbul’daki frizbi etkinliklerinin tamamını {şuradaki} Facebook grubundan takip etmek mümkün.

Ayrıca frizbi takımları, pick-up dedikleri takımlardan bağımsız, herkesin katılabildiği karma antrenmanlar düzenliyor ve çoğunluğu İTÜ ve Eyüp’te gerçekleştiriliyor. Bunların duyurusu da istanbulultimate Facebook grubunda yapılıyor.

İster Bosforce – Caddebostan Olympics maçından çektiğim fotoğraflara bakın, isterseniz de Frizbi hakkında birkaç bilgiye daha göz atın:

– Frizbi, çapı 27 cm ve ağırlığı 175 gr olan bir disktir. 1950’li yıllarda Walter Frederick Morrison adlı bir girişimci, halkın UFO’lara olan ilgisi sebebiyle uçan dairelere benzeyen bir oyuncak yaptı. “Plüton Tabağı” adı verilen oyuncak kısa sürede tanındı. Oyuncağın üretildiği firmanın çalışanı, üniversite öğrencilerinin birbirlerine teneke kutu kapağı atarak oynadıkları bir oyun gördü. Öğrenciler bu oyuna “freesbee” diyorlardı. Evlere teneke kutularda kek ve bisküvi servisi yapan bir firmaya ait olan Frisbee adı böylece tescil ettirildi. Çocukların oynadığı bir oyuncak olan frizbi, herkesin pikniklerde ve sahillerde oynadığı bir oyun haline geldi.  1960’lı yıllarda ABD Deniz Kuvvetleri havada süzülerek ilerleyen işaret fişekleri, frizbi model alınarak tasarlandı. Bu frizbiler, gece karanlığında aydınlatma fişeği olarak da kullanıldı.

– Frizbi oyunu (ultimate sporu) çim sahada, salonda veya kumsalda (plajda) sahalarda 7’ye 7, 5’e 5 veya 4’e 4 kişilik takımlarla oynanır. Oyunun yoruculuğundan dolayı yedek oyuncu sayısı sınırsızdır. Ayrıca kadın ve erkeklerin aynı takımda oynadıkları iki spor dalından biridir.

– Oyun diskin düştüğü yerden başlar. Hücum eden takımın amacı diski yere düşürmeden, rakip uç bölgede diski havada tutmaktır.

– Savunma yapan  takımın amacı araya girip diski kapmak veya diskin yere düşmesini sağlamaktır.

– Diski tutan oyuncu diskle birlikte hareket edemez. 10 saniye içinde pas vermek zorundadır.

– Frizbi oyunu (ultimate sporu), oyuncuların birbirine asla fiziksel temasta bulunamadığı bir oyundur ve rakibe yapılan müdahaleler faul olarak değerlendirilir. Bu açıdan frizbi oyunu, yaralanmanın en az olduğu spor dallarından biridir.

– Frizbi oyunu (ultimate sporu) hakemsiz bir oyundur. Oyuncular birbirlerine ve baştan kabul edilmiş oyun kurallarına sadık kalırlar.

– Frizbi oyununun (ultimate sporu) temel teknikleri ve kuralları 3 saatte öğrenilebilir. Bu sebeple oynamak için tecrübe gerekmez ve her yaştan sporcu aynı sahada disk atabilir.

– Frizbi oyunu (ultimate sporu) Türkiye’de ilk kez 2007 yılında İstanbul’da amatör bir ekip tarafından oynanmaya başladı ve o ekip süreç içerisinde bugünkü Türk Kası (TK) adını aldı. 

[Sosyal Ağlarda TAKİP ET]

e-günlük

Portre Fotoğraf, Yazmaya Şiirle Başlamaktır!

Bir süredir Seyit Ali Ak imzasını taşıyan Fotoğrafın İzinde Kırk Yıl kitabını okuyordum. Ak’ın Hürriyet Gösteri ve Milliyet Sanat dergileri başta olmak üzere bazı gazete ve fotoğraf dergilerinde yayımlanan seçme yazılarından oluşan kitabın sayfaları arasında dolaşırken kendi özel merakımdan dolayı da ‘röportaj’ sözcüğü dikkatimi çekiyor ve Ak’ın ‘Fotoğraf varsa röportaj vardır’ sözünü not ediyorum. Öyle ki ‘Fotoğraf varsa, olayı radyo haberinden bile yazacak adam bulurlar’ diyor.

Ak, bugün bizim ‘kurgu fotoğrafı veya konsept çekim’ olarak adlandırdığımız planlanmış çekimlerin ‘olay fotoğrafı’na nazaran fotoğrafçının kişiliğini daha çok yansıttığı görüşünü paylaşıyor. ‘Olay fotoğrafı’ çekmeyi niçin bıraktığını da şu cümlelerle açıklıyor:

“Dünyanın ilgisini çeken bir olayı görüntülediğiniz zaman belgelemiş oluyorsunuz. Olay, sizden ötürü önemsenmiyor. Olay önemsendiği için sizin çektiğiniz fotoğraflar önem kazanmış oluyor. Oysa şimdi, çektiğim, planlanmış sosyal içerikli konuyu eğilimlerinize göre siz buluyor, boyutlarını belirliyor, siz tanıtıyorsunuz. Yaptığınız bir tür “foto esey” (deneme) oluyor. Kişiliğiniz ortaya çıkıyor.”

Ressam ile Fotoğrafçı Arasındaki Benzerlik!

Fotoğrafçının üretim süreci sadece deklanşöre basmaktan mı ibaret? Elbette ki hayır; çünkü “Bir ressamın çalışırken yaşadığı iç savaşım fotoğrafçının yaşadığından nitelik açısından farklı değildir. Bir portre çalışmasında insanın dış yüzündeki belirtilerin ışık, makine ve duyarkat aracılığıyla ruhsal titreşimlere dönüştürülmesi kolay elde edilen bir beceri değildir.”

Ressamın günlerce süren resim çizme çabasının yanında “Fotoğrafçının çalışmasını kısa zamanda sonuçlandırıyormuş gibi görünmesi malzemenin pratikliğinden kaynaklanmaktadır.”

Müzik, Ritm projesinden

Müzik, Ritm projesinden (Kaynak)

Fotoğrafı, Bakış Açısı Belirler!

Seyit Ali Ak, Amerikalı usta fotoğrafçı Walker Evans’ın ‘Fotoğrafı belirleyen şey bakış açısıdır’ sözüne kendi cümleleriyle şu açıklamayı getiriyor: “Fotoğrafı çekilecek bir objenin sonsuz çekim noktası vardır. Söz konusu her nokta fotoğrafçıya yeni bir bakış açısı sağlar. Her bakış açısı ise bir düşünsel bakış açısının kapısını aralar.”

Fotoğrafta Işık

Temel düzeyde fotoğraf eğitimi alan herkes ‘Fotoğrafta ışık’ konusu üzerinde çokça durulduğunu bilir; Ak da fotoğraf için ışığın önemini “Işığın zamanı, yönü, yoğunluğu, açısı, renkler üzerindeki etkisi, doğru ışık – gölge bağlantısının kurulması, fotoğrafı çekilen nesnenin ya da olayın karakteristik yapısını ortaya çıkaracak en uygun ışığın seçimi, kısaca ışığın yoruma katkısı başlı başına araştırma konusudur.” sözleriyle ifade ediyor.

Türkiye’de 1932 yılında vesikalık fotoğrafın günlük yaşamımıza girmesiyle stüdyo portre fotoğrafçılığı başladı. Ak, bu süreci “İnsanları görünmek istedikleri gibi verme anlayışının yerini oldukları gibi yansıtma anlayışı almıştır” sözleriyle özetliyor. Gerçek anlamda artistik portre fotoğrafçılığı 1950’li yıllarda başlarken 1960’lı yıllarda hem fotoğraf sanatı canlanmaya başlıyor hem de “portre, hesaplı kitaplı stüdyo mekanizmasından kurtularak insanları doğal çevresi değerlendirme olanağına” kavuşuyor.

'Yalnızlık' konulu projesinden (Kaynak)

‘Yalnızlık’ konulu projesinden (Kaynak)

Portre Fotoğraf ile Şiir İlişkisi

“Portre fotoğrafı çekmek, yazmaya şiirle başlamaya benzer” diyor Ak. Portre, hemen her fotoğrafçının dağarcığında mutlaka bulunmaktadır. Portre dizisi hazırlayan ve portre fotoğrafçılığına özel ilgi duyan isimlerinde başında da Ara Güler, Gültekin Çizgen, Ozan Sağdıç gibi isimler gelmektedir.

Geniş Açı Geveze Bir Objektiftir!

Kitapta, usta fotoğrafçılardan A. Halim Kulaksız’ın fotoğraftaki arayışını özetlediği şu sözlerine de yer veriliyor:

“Fotoğrafın özüne dokunmadan objektifi bir fırça esnekliğinde kullanma özgürlüğünün arayışı içindeyim. Fotoğrafın aslı iyi değilse sonradan ne yapılırsa yapılsın iyi sonuç alınamaz. Çekim sırasında çerçeveye giren gereksiz detaylar fotoğrafın estetiğini bozmamalıdır. Spontan fotoğrafta, salt objektif kullanıldığı için konuların aktarımında giderek benzerlik doğmaya başlıyor. Bu benzerliği bir yerde yıkmak gerekmektedir. (…) Geniş açı, geveze bir objektiftir. Her şeyi söyler, bir sürü olumsuzlukları da beraberinde getirir. Daha çok teleobjektif kullanıyorum. Sonradan üzerinde çalıştığım fotoğraflarda resme dönük bir hava seziliyor. O fotoğrafın aslına baktığınızda aynı etkiyi alabilirsiniz. Eğer çektiğim fotoğraf beni ifade edebiliyorsa tek deklanşörde bitmiş bir iş de olsa ona dokunmuyorum. Bir duvarı çekerken duvarı yıkabilirsiniz. Ama bir gökdeleni çekiyorsanız bunu yapamazsınız. Peki fotoğrafın olanaklarıyla bu nasıl başarılabilir, nereye götürülebilir? Bunun arayışındayım.”

A. Camus “Fotoğrafların en iyisi bile gerçeğe ihanet eder, bir seçimden doğar sınırı olmayan şeye bir sınır çizer…” derken Ak da fotoğrafın dış gerçekliği deldiğini, değiştirdiğini ve insanı yan tutar bir konuma getirdiğini söylüyor. Öyle ki “Fotoğrafla ışığın melodik dizgesini yakalamak dilbilgisini doğru çözümlemeye bağlıdır. “ Çünkü “Olay, her sanat dalında olduğu gibi teknikle, malzemeyle ve kültürel birikimle biçimlenmektedir.”

‘An’ Fotoğrafçılığı!

Ak’a göre “Başarılı bir fotoğraf, sıkılmış yumruk gibidir.” çünkü “An fotoğrafçısı, yakaladığı görüntüyü bakış açısı seçeneğini ve ışığın dilini kullanarak yorumlamaktadır. Fotoğrafın güçlüğü, gizemi, büyüsü ve ölümsüzlüğü burada saklıdır.”

Seyit Ali Ak

Seyit Ali Ak (Kaynak)

‘Fotoğraf tarihçisi’ olarak adlandırılan ve fotoğraf adına önemli eserlere, projelere imza atan Seyit Ali Ak, 1990 yılında yaşamını yitirdi. Hayatıyla ilgili bilgilerin, projelerinin ve fotoğraf üzerine yazılarının yer aldığı kendi adını taşıyan çok güzel bir sitesi var: seyitaliak.com

[Sosyal Ağlarda TAKİP ET]

e-günlük

Sen Akıp Giderken İstanbul; Orhan Veli 100 Yaşına Girdi!

Orhan Veli Sergisinin girişindeki yazı

Orhan Veli Sergisinin girişindeki yazı

Yazdım okuyun; Bir Orhan Veli Şiiri bulup Şiire Dokunun!

YKY’den e-posta adresime gelen mesajda ‘Sakın Şaşırma, Orhan Veli 100 Yaşında’ yazıyordu. Serginin tarihini takvimime kaydettim ve birkaç hafta önce bir cumartesi soluğu İstiklal’deki YKY kitap satış mağazasının önünde aldım.

Orhan Veli’nin dünyasına dalmadan önce bir zamanlar arşınladığı yollardan bugün geçen binlerce insanı seyrettim, onu bir dönem besleyen İstanbul’un sesine kulak verdim. 1940’lı yılların Türkiyesi’nde şiiri sokağa dökmüş Orhan Veli’nin en özel hatıralarının yanı başında İstiklal’den, Beyoğlu’ndan hatta İstanbul’dan habersiz akıp giden insanlar ‘Uyuşamaz yollarımız ayrı’ mısrasını aklıma getirdi.

Anlatamıyorum; Orhan Veli

Anlatamıyorum; Orhan Veli

Hiç bilmeseniz de ‘Anlatamıyorum’ şiirini mutlaka duymuşsunuzdur; Orhan Veli’ye ait olduğunu bilmiyorsunuzdur belki ama ‘Ağlasam sesimi duyar mısınız, mısralarımda / Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle?’ soruları kulağınıza bir kez de olsa ilişmiştir.

Orhan Veli

YKY Kültür Merkezi’nin sergi salonuna çıkarken Orhan Veli daha girişte karşıladı beni, oturduğu bankın üzerinde bacak bacak üstüne atmış şekilde. Az yaşamış ama şiiri dizelerinde, edebiyatı cümlelerinde hâlâ yaşatan o büyük şairin dokunduğu kâğıt ve kaleme kadar çok özel detaylarla dolu sergi, Türk şiirinin hep genç kalacak şairine yaraşır bir şekilde hazırlanmış.

Sadece 36 yıl yaşadı ama kalemini her oynatışında adını yaşadığı döneme, bugüne ve yarına yazdırdı. Daha ortaokuldayken Oktay Rifat Horozcu ile arkadaş oldu; lise öğrencisiyken yolu Melih Cevdet Anday’la kesişti; edebiyat derslerine Ahmet Hamdi Tanpınar girdi. Tanpınar’ın yakından ilgilendiği Orhan Veli, hocasının Türkçeye çevirdiği Cürüm ve Ceza’yı evde temize çekiyordu.  

Orhan Veli

Askerdeyken gönderdiği mektupların listesi

Orhan Veli, kısacık ömründe öylesine düzenli yaşadı ki askerlik görevini yaptığı sırada yazdığı tüm mektupların listesini bile tuttu. 

'Dünyalarının Dışından' roman notları

‘Dünyalarının Dışından’ roman notları

1944 yılında ‘Dünyalarının Dışında’ adlı bir roman tasarlamıştı. Sergide, kendi el yazısından o romanın bazı sayfaları da yer alıyor.

Orhan Veli öldüğünden cebinden çıkan şiir karalamaları

Orhan Veli öldüğünden cebinden çıkan şiir karalamaları

Orhan Veli vefat ettiğinde cebinden at yarışı programı, 28 kuruş ve bir dış fırçası çıktı. Diş fırçasına sarılı olduğu söylenen iki yüzü eski harfli şiir karalamalarıyla dolu yıpranmış kâğıt da serginin en özel ayrıntılarından biri.

Kendi el yazısından 'Macera' Şiiri

Kendi el yazısından ‘Macera’ Şiiri

Serginin en özel hatıralarından biri Orhan Veli’nin sürekli cebinde taşıdığı ve şiirlerini not aldığı kalemleri ile kendi el yazısından Macera şiirinin ilk halinin yer aldığı kâğıttı.

Hikâyeler, denemeler, makaleler yazan, çeviriler yapan ve dillerden düşmeyen mısraları dizen o adam, Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düşüp başından yaralandı ve iki gün sonra İstanbul’a dönünce beyin kanaması geçirerek 14 Kasım 1950’de yaşamını yitirdi.

orhan veli

Orhan Veli Sergisinden Bir Görünüm

30 Nisan’a kadar açık olacak serginin koordinatörlüğünü Veysel Uğurlu, editörlüğünü de Murat Yalçın üstleniyor. O çok beğendiğim serginin tasarımında da Sadık Karamustafa’nın imzası bulunuyor.

Sergiden bazı fotoğraflar:

[Ssyal ağlarda TAKİP ET]

e-günlük

Zaman Kumbarası Diye Bir Şey Var: Zumbara

zumbara

Size bugün farklı bir yerden sesleniyorum. “Para yerine zamanın kullanıldığı, yetenek ve tecrübelerin paylaşıldığı topluluk” olarak özetlenen Zumbara‘nın blogundan (bkz.)

Gönüllülük bilincinin ve yardımlaşmanın sanal alemdeki yansıması Zaman Kumbarası Zumbara’yla tanışma hikayemi, Zumbara’yı ve Zumbara tecrübelerimi siz {şuradaki} ilk yazımı okurken ben bu yazının altında yazmaya devam edeceğim.

Birkaç ay önce bir hafta sonu ulusal bir gazetede yer alan haber sayesinde tanıştım Zumbara ile. İnternete girip incelediğimde yüzlerce insanın sanal olarak ödenen ‘bir veya birkaç saat’ karşılığında bilgi, beceri, yardım veya eşya paylaşımında bulunduğunu görünce şaşırdım. Hiç tanımadıkları insanlara bir şeyler öğretmek ya da bir hediye göndermek isteyenler yüzlerce insan ‘servis verme’ kuyruğuna girmişken ihtiyaç duyduğu bir eğitimi almak, merak ettiği bir şeyi öğrenmek isteyenler de ‘servis al’ma sırasındaydı. Üstelik verilmek istenen ve alınmam istenen çoğu hizmet kısa sürede olumlu anlamda karşılık buluyordu.

Ben bilgisayar ekranı karşısında keşfetmeye çalıştığım Zumbara dünyasında karşısında büyük bir heyecana kapıldım. Size orada yaşananları ne kadar anlatsam az; bu yazının sonunda girip o yardımlaşma dünyasının derinliklerine kendiniz dalın. Pişman olmayacaksınız.

Ben ilk olarak ‘Blog yazarlığı hakkında bilgi verme’ servisi açıp sonrasında da ‘Fotoğraf çekim hizmeti’ açmak oldu. İlk aldığım servis ise bir Zumbaracı tarafından açılan Hikayeyi devam ettirme servisi oldu. Sercan adlı arkadaşın başlattığı bir hikayeyi üç Zumbaracı internet üzerinden sırayla geliştirmeye başladık. Örneğin bu servis için Sercan’a 1 saat ödedim. Sonra Aylin isimli Zumbaracı bir arkadaşım İzmir’den bana okuduğu kitapları gönderdi; karşılığında da ona 2 saat ödedim.

Daha dün 1 saat ödeyerek Yol Şarkılarından oluşan güzel bir müzik seçkisine sahip oldum ki aynı arkadaşın ‘kitap analiz’ servisi açtığını gördüm. Önümüzdeki haftalarda bir araya gelerek üzerine sohbet etmek üzere Filibeli Ahmed Hilmi‘nin “A’mâk-ı Hayal” adlı eserini alıp okumaya başladım.

Zumbara’da Daha Neler Var?

Yazının bu kısmında Zumbara’nın ana sayfasına göz atınca ‘Senaryo, araç kullanım dersi vermek’ten ‘direksiyon eğitimi verme’ye, bisiklet arkadaşlığından rehberlik hizmeti vermeye kadar birçok yeni servis açıldığını gördüm. Kitap arkadaşlığı ya da Ankara’da kalacak yer arayanlar da var. Öyle ki Zumbara’da servis çeşitliliğinin ucu bucağı yok. Hatta bir konuda bilgi paylaşımında bulunmak isteyen bir Zumbaracı’nın şu notu bu platformdaki insanların yardımseverlik boyutuna güzel bir örnek teşkil ediyor:

Laptopunuz yanınızda olursa daha iyi olur. Olmadı haber verin benimkini getireyim.

e-günlük, e-vreniyyat

Ah O Balkon!

Babamdan çok babam; canım abim. Çocukluğun da bizde; gençliğin de!
Oturma odasının balkonunda, o divanın üzerinde yine otursak… Ağustos böceklerinin sesi Aydın – İzmir yolundan geçen arabaların sesine karışsa. Hüss doğmamış olsa; İboş daha emekliyor olsa; Ziya emziği hâlâ emiyor olsa. Arada uçak geçtiğinde ‘babam bu uçakta mı?’ diye sorsam; yeşil kilimin üstünde yer sofrasında annemle dört kardeş yine yemek yesek, çay içsek.
O balkon… Ah abim, ah o balkon!

e-vreniyyat

İnsan Hikâyecisi

‘Sana uzatacak başka elim yok’ dediğimde gerçekten yorulmuştum Egeli damarımdan. Almadan vermeye çalışmak, bir sevgi uğruna bir yüreğin peşinden koşmak, bir gönlü fethetmeye çalışmak, şaşırtmak, savaşmak sanırım en çok da zeytin ve incirle beslenen biz Egeliler’e has bir durum.

Hele ki ‘samimiyetsiz’ samimiyetin, yüzeysel ilişkinin, göstermelik alakanın zirve yaptığı İstanbul, bir Egeli için ikide bir duvara tosladığı bir şehirden başka bir şey değil. Olayı daha da vahim hale getiren ise İstanbul’da sizi duvara toslatanın yine bir Egeli’nin olması.

Sanırım ben tam bir ‘İnsan Hikayecisi’yim. Dokunduğum her hayattan ‘yazsam roman olur’ deyişini gerçek kılacak ne hikayeler çıkıyor, şaşırıyorum. Bu meselenin kökü Fatih’e dayanıyor; tam da Vatan Caddesinin o ara sokağına. O günün şartlarında bir Tadelle, bugün incir dönerine dönüşse de hisler, niyetler, arayışlar, ihtiyaçlar değişmiyor.

O gün bu gündür, kısa bir ziyaret borçluyum Fatih’in yattığı topraklara ve bir yüzleşmeye ihtiyaç duyuyorum. Birbirimizin hayatlarına bunca dokunma çabası ama öncesinde kilometrelerin metrelerce kısalıp yolların kesişmesi üzerine durup düşünmeli. Ama düşünmedik. Hayatımıza bir anda giren kişiye şaşırmadığımız gibi hayatımızdan bir anda çıkması karşısında dahi meraklanmadık. Düşünsenize, yaşadığımız ülkeyi bile henüz gezip görememişken evrende bir keşfe çıkma fırsatı bize sunuluyor ama dönüp bakmıyoruz bile.

Gerçekten, uzattığım elden başka uzatacak bir elim daha yoktu. İnsanları şaşırtmayı, onların dünyasını sarsmayı severken bunu, onları hakîkaten sevdiğim için yaptım. Kimi, uzattığım eli havada bırakırken kimi, kahraman olmayı seçti. En çok şaşırdığım ise onu bulduğum yeri terk edip huzur’dan ayrılıp giden zat oldu. Şimdi ben o mekanı sana bıraktım; döndün mü tekrar meraktayım.

Aşk’ın ne olduğunu sorsalar bütün bu yüreklere hissettiğim duyguları tarif ederdim. Çabam, bu fotoğrafı beraber çekmek, bu filmin senaryosunda birlikte kalem oynatmak, yol zaten inşa’ edilmiş; o yolda beraber yürümek.

Az önce sıcacık bir hikayesi olan kocaman bir dünyayı daha keşfe çıktım. ‘Sana baktıkça adeta ölüyorum’ dediğim yüzün ardındaki derinlikler karşısında bir telaşa ama garip bir şekilde bir şeyler üretme hevesine kapıldım.