Monthly Archives

Ekim 2013

e-günlük

Gazeteler Okur için mi Var Baskı Grupları için mi?

gazete okur ilişkisi

İSMEK Gazetecilik kursunun 4. haftasında Basın İşletmeciliği ve Basın İşletmelerinde Organizasyon Yapıları üzerinde konuşuldu.

Organizasyon Kuramları içerisinde Çağdaş Örgüt Kuramı’ndan bahsedilirken Radikal’in her iki sayfayı kaplayan fotoğrafın etrafına haber metnini yayması örnek olarak gösterildi.’

Türkiye’de gazetelerin düşünsel ürünleri pazarlamayı bilmedikleri’ sonucuna varılan paylaşımların ardından gazetelerin, okuyucuların yorum ve taleplerinden çok satış rakamlarını önemsiyor olmaları eleştirildi.

Öyle ki gazeteler haklarındaki yorumları öğrenmek için hâlâ araştırma şirketlerine anket yaptırma yöntemine başvuruyor.

Baskı grupları diye bir gerçek var ancak gazeteler için okuyucu kitlesi, gazeteye fon sağlamadığı için her zaman en zayıf baskı grubu oldu. Söz konusu sebepten dolayı gazeteler için asıl baskı grupları reklam verenler ve hükûmet oluyor. STK’lar, yatırımcılar ve özel kurumlar da bu baskı grupları arasında sayılabilir.

Ne var ki gazete, toplum için haber yapan toplumu haberdar etme görevini üstlenen bir yapıyken en az da okuyucuyu ciddiye alıyor.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

e-günlük

Yeni Ofisten İlk Fotoğraf!

evrengunlugu.net

Yeni ofisten ilk fotoğrafım. Bu saç ne çok efendi. Bu sakal ne çok kanuni. Bu gömlek ne çok rüküş. O kaşlar o gözler o siyah kemik gözlükler o saçma sapan eski masaüstü bilgisayar teknolojisi… kapat fotoğrafı kapat allaaşkına!

 

e-günlük

Sosyal Medya Öncesi Medya Asosyal miydi?

Social Media Logotype Background

İSMEK Gazetecilik eğitiminin üçüncü haftasını da geride bıraktık. Kitle toplumunun artık geleneksel toplumdan çok farklı bir yapıya sahip olduğu gerçeğinden yola çıkarken internetle birlikte dilimize giren ‘sosyal medya’ kavramı öncesinde medya asosyal miydi sorusu akıllara geldi.

İyi bir medya okuryazarı kendisine sunulan haberin başlıklarını değil satır aralarını iyi okumalı. 71 gün sonra takas usulü kurtarılan iki Türk pilotun kamuoyuna aktarılan haberlerinden çok kurtarılmanın ardında yatan gerçek hikayeyi merak eder, sebeplerini araştırır. Öyle ki gündemi meşgul eden her olayda olduğu gibi Türk pilotların nasıl kurtarıldığıyla ilgili asıl bilgiler aylar sonra ortaya çıkacaktır.

Reha Muhtar; Show TV Ana Haber

Reha Muhtar; Show TV Ana Haber

Haber Dilinde Bilinçli Hataların Babası: Reha Muhtar!

Haber dilinde hatalar bilinçli ve bilinçsiz şekilde yapılırken bunlar kamuoyuna düzenli veya gelişigüzel sunuluyor. Atina muhabiriyken Show TV’nin anchormani olarak ana haber bültenlerini sunmaya başlayan Reha Muhtar her akşam milyonların önünde sadece telaffuz hataları yapmıyor o güne kadar alışılmamış söylemlere imza atıyordu. Muhtar, bütün bunları bilinçli olarak yaptı ve amacına ulaştı. Özellikle Türkiye’de hata yapan daha samimi ve ‘bizden’ gibi kabul görünce Reha Muhtar, Saadettin Teksoy, Mehmet Ali Birand gibi isimler bir dönem televizyon ekranlarına adeta ambargo koydu.

Türk haberciliğinde -özellikle de televizyon haberciliğinde- çerez haberlere ana haber bültenlerin de bile sıklıkla başvuruluyor. Kolayca hazırlanan basit bir konu ve ilgi çekici bir sunum bol ölü bol yaralı trafik kazası haberlerini bombardıman halinde kamuoyuna veriyor fakat o kazaların niçin olduğunu araştırmak, nasıl önlenebileceğiyle ilgili dosya haberler hazırlamak daha önemli.

Medya, Düşünülmesi Gerekeni Söyler!

Medya, ‘ne düşünülmesi gerektiği’ni söylerken Suskunluk Modeli kapsamında transeksüel cinayetleri gibi haberleri ‘meşrulaştırmamak, sıradanlaştırmamak’ amacıyla vermemeye özen gösterir. Bir dönem çokça karşılaştığımız gecekondusu yıkılan ve parçalanan ailelerin feryatları, dozerlerin üzerine atlayışları, medyanın ‘Bilgi Aralığı Açık Modeli’ kapsamında yerini yepyeni bir yaşam formatı sunan çok katlı sitelerdeki mutlu ailelerin görüntülerine bıraktı. Böylece kentsel dönüşüm, gecekondusu yıkılıp evsiz kalan insanlara acıma algısı karşısında daha sempatik bir imaja büründü. Toplumsal katmanlar aralığı genişledi.

Medya sayılarla etkilemeyi ve çarptırılmış haberi çok sever; her ikisi de insanları daha kolay etkileyebilmektedir. ‘İlk kez, birinci, sonuncu, 100 gündür’ kavramları manşetleri süslerken bazı ögeler okura yuvarlatılarak sunulur ki okuyucu canlı tutulurken aynı zamanda onun derin bir uykuya dalması da sağlanır. Bu, medyanın ‘asılsız algılama’ yöntemi ‘keskinleştirme ve genelleştirme’ sayesinde başarılır.

Oysa gazetecinin bir haberi eksik verme gibi durumu söz konusu olamaz. Tüm detaylar haberin içerisinde yer almalı ancak okur da haberin giriş bölümünü okuduğunda haber hakkında fikir sahibi olabilmelidir.

Haberi hazırlarken bir gazeteci olarak sevdiğiniz şeyleri en sona koymak daha sağlıklı olacaktır çünkü tutum ve davranışlarıyla habere yaklaşan kişi bunları çabuk tüketmektedir. Okuru yakalamak ve elinden tutarak haberin içine sokmak gerekmektedir.

Gazetecilikte kendi tutum ve zevkleri bir kenara bırakıp ‘geniş kitle’yi yakalayabilmek çok önemlidir. Gazeteci bunu yapmak için çabalarken medya da Kola’nın yanına Cips’i koyarak algılamada şartlanmayı sağlamaya çabalayacaktır.

Aynı medya, *İsim Takmak, *Gösterişli Genelleme, *Transfer, *Tanıklık (Farkındalık), *Halktan Biri, *Kâğıt Derme ve *Herkes Yapıyor Mantığı ile propaganda yöntemlerini sonuna kadar kullanmaktadır. Öyle ki bu propaganda yöntemleri sonucu Gezi Parkı eylemcileri ‘birkaç çapulcu’ ile; sivil toplum kuruluşları ünlü isimlerle; Egeli köylü teyze Leys cips ile; beyaz gömlek ve Allah yazan kolyeyle basın toplantısı düzenleyen Gamze Özçelik temizlik ve saflık kavramlarıyla özdeşleşecektir.

e-gazete

Gazete Haberi İnternet Haberine Göre Daha mı Namuslu!

Üçüncü hafta eğitimi sırasında arada geçen konuşmalardan biri de gazete haberinin internet haberine göre daha zor yazıldığıyla ilgiliydi. Bir karşılaştırma yapıldığında gazete haberlerindeki dile daha fazla özen gösteriliyordu. Elle tutulabilen ve daha gerçek algılanan gazete, basılıp dağıtıldıktan sonra düzeltme imkanına sahip olmamasıyla birlikte internet haberciliğine göre daha mı namusluydu? Bu uzun uzun tartışılacak bir ayrıntı.

Gazetede ya da internette yer alan her haber söylem analizine tabi tutulmalı. Haberde verilen ayrıntılar tek tek incelenirken eksiklikler saptanmalı. Haberde tekrarlara, sorulara, duraklamalara yer verilip verilmediğine bakmak söylem analizinin temel taşıdır.

Habercilik, en yakın zamanı tutmaktır; bu sebeple haberci -miş’li geçmiş zamanla değil -di’li geçmiş zamanla dosttur.

facebook’evreni ] facebook sayfası twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük

Yeni Bir Terminal Bir Sürü Metrobüs Lazım!

Büyük İstanbul Otogarı / Esenler Otogarı

Büyük İstanbul Otogarı / Esenler Otogarı

Esenler Otogarını oldum olası sevemedim; seven olduğunu da zannetmiyorum.

Bayrama giderken otobüs dakikalarca terminalden çıkamadı. Bayram dönüşündeyse aynı terminale saatlerce giremedi.

Galiba üçüncü köprü ve havalimanı kadar Avrupa yakasına yeni bir otogar şart. Esenler otogarının yerinin değiştirilmesinin zorunlu olduğunu da düşünüyorum.

Bayram sonrası ilk iş gününde tahmin edildiği gibi trafik felç. Metrobüse yaklaşık 1 saat binemedim. Duraklarda yığınla insan varken gelen her metrobüsün ağzına kadar dolu olması içindeki yolcuları da dışarıdaki yolcuları da çileden çıkarıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Fatih Altaylı’nın programına katıldığında metrobüs rezaletini çözmek için her alternatifin masaya yatırıldığını ancak hiçbirinin bu çileyi çözemeyeceğinde karar kılındığını söylemişti.

Metrobüs yolunun alttan kazılmak suretiyle aynı güzergahtan metro geçirileceğini anlatmıştı Topbaş. Altta metro üstte metrobüs projesinin hayata geçmesiyse 3 yılı bulabilecekti.


İstanbul’un nüfusu hızla artmaya devam ettikçe gerçekleştirilecek bütün bu alternatifler de belli bir süre sonra ihtiyaçlara çözüm olamamaya başlayacak. Ve yapılacak üçüncü köprünün trafiği rahatlatacağı söylenirken bütün o trafiğin aynı yerde – Esenler otogarı gibi- yine buluşacağını düşünmek, o manzarayı gözümüzde canlandırmak zor olmasa gerek.

facebook’evreni ] facebook sayfası twitter’evreni ] RSS abonelik

e-günlük

İstanbul’da 4. Sezon

İstanbul’a doğru Aydın’dan yola çıkalı yaklaşık 4 saat olmak üzere. Koridorları valizlerle dolu bir otobüsteyim. Valizlerin üzerinden atlayarak koltuklara geçen yolcular arasındaki muhabbet, muavinin içecek servisini elden ele yapmasıyla daha da koyulaştı. Dönüş yolunda herkesin keyfi yerinde görünüyor.

1 Hafta Önce

İstanbul’daki 13. ayımda memlekete üçüncü gidişim. Memlekete gideceğim için her seferinde heyecanlıyım ancak hiçbir zaman İstanbul’u ardımda bıraktığım için mutlu olmadım. Mesela evimi çok seviyorum ve kapıdan çıkmadan dönüp evimle vedalaşınca kendimi iyi hissetmiyorum.

Memleketimin ne kadar güzel koktuğunu ve sükunet dolu olduğunu Aydın’a her ayak bastığımda fark ediyorum. Ailemi ve sevdiklerimi görmenin yanında beni İstanbul’da rahatsız eden tek şey olan metrobüs kalabalığından birkaç gün uzaklaşmış olmanın rahatlığını hissediyorum. Yoksa, İstanbul’un 17 milyonluk hengamesi dışında şikayetçi olduğum bir durum yok.

Sayılı gün çabuk geçiyor ve özellikle düğün, bayram gibi özel günlerde memlekete gidince yapılan hiçbir plan program istenildiği gibi gerçekleştirilemiyor. Başta Harun olmak üzere ziyaret etmek istediğim birçok kişiyle görüşemedim. Viyana’da yaşayan eski sınıf arkadaşım Ergün’le buluşmak için 3 defa telefonlaşmamıza rağmen bir türlü görüşemedik. Yüksel abimin dünyaya yeni gelen oğlu Yavuz Selim’i ve yenilenen Aydın il Halk Kütüphanesini çok istememe rağmen göremedim. Ve daha pek çok kişi…

Bayram ziyaretinde Ziya dedemi daha düşkün gördüm. 90’lı yaşlarına giren dedem 29 Ekim’de doğmuş biri olarak tam da Cumhuriyet’le yaşıttı. iki kare fotoğrafını çektim ve beş yıl süreyle saklamak üzere arşivime kaldırdım. Dedemin fotoğraf çekerken verdiği tepkisi içimi çok acıttı ve beni çok duygulandırdı. O sadece bizim sülalemiz için değil Aydın için de yıllardır bir imparatorluğun başındaki adam gibi oldu.

Aydın’dayken hiçbir şeye ve hiç kimseye yetmediğimi yetişemediğimi anladım. Bir de daha içine kapanık ve melankolik olduğumu fark ettim. İstanbul’da kronik yorgunluğumu saymazsak daha hareketli ve konuşkan biriyim ama nedense Aydın’a gittiğimde daha suskun ve duygusal bir Evren’le yüzleşiyorum.

Geçen yıl İstanbul’a taşınalı 20 gün olduğu için Kurban Bayramı’nı Güngören’deki evde tek başına geçirmiştim. Bu yılki bayram, kurbanlıkların kesilmesi, etlerin evimizin bahçesinde doğranmasıyla gayet keyifli başladı. Bayramın üçüncü günü akşamı da Deniz’in organizasyonuyla Ziya’ya sürpriz doğum günü partisi yaptık. Ancak bayram dolayısıyla art arda gelen misafirlerden dolayı evden çıkamadığımız için 45 dakikalık bir gecikmeyle sürprizimizi yapabildik.

Bayram tatiline dair anlatacak çok şey var. Şimdi İstanbul’da dördüncü zaman dilimini yaşamaya başlayacağım. Yine yeni hayallerim ve hedeflerimle geçen üç sezonun üzerine yeni bir şeyler eklemeye çalışacağım.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

e-günlük

O Asansörü Buldum!

evrengunlugu.net

İbrahim ve Kader’in instagram’dan zaman zaman paylaştıkları asansör fotoğrafları aldı başını gidiyor. Yeni evli evli çiftin yeni evlerinin sıfır kilometre asansörleri de ‘gel fotoğraf çekil’ dedirten türden. (Abarttım biraz) Ben de hazır Aydın’da tatildeyken genç çiftin instagram’da meşhur ettikleri o asansörü aradım buldum. Heyecandan fotoğrafı biraz bulanık çekmişim (;

e-günlük

Üçüncü Kez Aydın Yolcusuyum

1381433_646732768700596_2100038129_n

Metroda metrobüste valizli yolculardan iğne düşse yer yoktu ama herkes mutlu, heyecanlı ve birbirine karşı saygılıydı. Bir hafta sonra dönüşte aynı insan yığını bu defa asık suratlı ve mutsuz olacak. Ben de bir anda kara kışa dönen İstanbul’un hengamesinden bir an evvel kurtulmak için kendimi otobüse attım. Şu an köprüyü geçiyoruz, 17 milyonluk şehrin yorgunluğunu bir hafta boyunca arkamda bırakıyorum.