Monthly Archives

Eylül 2013

e-günlük

Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi

Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi; Fransız Kültür Merkezi

Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi; Fransız Kültür Merkezi

Dün akşam Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi adlı söyleşiyi dinlemek için Taksim’deki Fransız Kültür Merkezi‘ndeydim.

Konuşmacılar Michel Setboun (fotoğrafçı, Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı kitabının fikir sahibi ve yazarı) ile Sylvie Dauvillier‘di. (Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı kitabının eş yazarı)

Simültane çevirinin yapıldığı söyleşi yaklaşık 2 saat sürdü. Konuşmacılar arasında en çok görüş bildiren isim Michel Setboun’du. Öyle ki söyleşi boyunca tuttuğum notların büyük çoğunluğu onun konuşmalarına ait.

Fotomuhabirliğin sosyal medya aracılığıyla çoğalan görüntü trafiğiyle karşı karşıya kaldığı günümüzde değişim yaşayan bu iletişim yönteminin çevresinde gerçekleştirilen söyleşide teknolojinin gelişmesiyle fotoğrafçılıkta ve internette demokratikleşmenin yaşandığı vurgusu yapıldı. Ancak bu demokratikleşme birçok  olumsuzluğu da beraberinde getiriyor.

'Fotomuhabirliğin 40 Yılı' Sergisinden

‘Fotomuhabirliğin 40 Yılı’ Sergisinden

Neredeyse gazetecilerin bile cep fotoğrafları çekmeye başladığı bir süreci yaşıyorken gelişen dijitalleşme insanoğlunu adeta fotoğrafa batırmış durumda. Herkes her yerde cep telefonuyla bile sayısız fotoğraf çekebiliyor ve bunları internetten istediği gibi yayımlayabiliyor.

Diğer yandan sadece vizörden bakarak olayları yaşama ya da yaşadığını sanma durumu da söz konusu. Fotoğraf öylesine yaygınlaştı ve her anı ölümsüzleştirme çabası öyle bir safhaya ulaştı ki olayları sadece vizörden takip etmeye başladık. Bu da korkunç bir durum.

İnsanlar artık pahalı fotoğraf makinelerine ihtiyaç duymadan cep telefonları sayesinde fotoğraflar çekebiliyor ve günde milyonlarca fotoğraf sosyal ağlarda paylaşılıyor. Ortaya çıkan milyonlarca imgenin arasında benzersiz olarak ön plana çıkmak çok zor. Bu zorluğa bir de ajansların fazlalığı ile pazarın çok geniş olması gerçeği de ekleniyor.

Suriye’deki iç savaştan, Mısır’daki halk ayaklanmasından ve Türkiye’deki Gezi Parkı olaylarından çok fazla bilgi ve görsel paylaşıldı ancak aslında güvenilir ve tam anlamıyla ‘bilgi’ içeren çok az paylaşım gerçekleşti.

Sosyal medya ya da daha geniş bir ifadeyle internette yer alan bütün bilgiler son derece göreceli! Saniyede akan binlerce bilgi hiçbir şekilde doğrulanamıyor. Dünya, internet ve sosyal medya mecraları sayesinde ‘anında erişim’ çağını yaşıyor. Yeni yetişen nesil, öylesine başarılı fotoğraflar çekiyor ki onları geleneksel fotomuhabirlerle karşılaştırmak pek de mümkün değil. Daha da ilginci yılların fotomuhabirleri “Belki de bizim bildiğimiz geleneksel fotomuhabirliği bitti” görüşünde.

Tahrir Meydanı’nda, Gezi Parkı’nda yaşanan olaylar sosyal ağlar üzerinden baş döndüren bir hızla ve çokça paylaşılıyor, bilgiler hızla yayılıyor ancak oralarda gerçekten neler olduğunu kimse bilmiyor. İşte bu noktada ‘mobil körlük’ ve ‘vizörde yaşamak’ kavramları çıkıyor karşımıza. Saniyede onlarca haberin aktığı bir dünyadayız, bu dünyaya da biz sebep olduk; sürekli yeni bilgiler akıyor ve bilgi çemberi bizi sürekli kuşatıyor.

Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi söyleşisinde ‘İnsanların internetle beraber bilgi üretme yetkinliğinin azalması’ da eleştirildi. Söyleşide eleştirilen diğer konular arasında internetteki demokrasinin sahte olması; bilgi bolluğunun basın özgürlüğünü tehlikeye sokması ve talebin arzdan fazla olması da yer alıyor.

evrengunlugu.net Fransız Kültür Merkezi

‘Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı’ Sergisinden

Söyleşinin ardından FKM’nin içinde yer alan Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı adlı sergiyi dolaştım. Sergi, fotoğrafçı Michel Setboun ve gazeteci Sylvie Dauvillier’in ortak kitabı ‘Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı’ndaki 100 kadar fotoğraf arasından seçilmiş çok özel karelerden oluşuyor. Adeta dünya tarihinin son 40 yılının önemli olay ve yüzlerinin bir özeti gibi olan sergi 31 Aralık 2013 tarihine kadar İstiklal Caddesi’ndeki Fransız Kültür Merkezi’nde gezilebilir.

e-günlük

Üsküdar Vapuru

Üsküdar Vapuru… Geçen ay nikaha yetişmek için bu vapurdaydım; hava güneşliydi. Bugün bir cenaze için aynı vapurundayım. Lâkin ne hava ne de his aynı. 

Kadıköy’den Eminönü’ne dönüyorum. Vapurda çay ve simit keyfini bir kez daha yaşamak güzel. Zaten İstanbul güzel, hayat güzel. Oysa daha az önce Çamlıca mezarlığında, onun öncesinde de küçük bir mahalle camisindeydim. Geçen yıl bugün, bu farklı mekanlarda olacağımı bilemezdim. Bazen bir ölüm peşinden kimleri nerelere sürüklüyor. Çamlıca mezarlığında yaşamın faniliğini sorgularken dönüş yolunda acıkan karnımın, yanımdaki bir anne de eğitimine yılda 30 bin lira harcadığı kızının sürekli düşük notlar alıyor olmasından şikayetçiydik.

e-günlük, Sosyal Medya

Lütfen Artık Evinize Dönün! Kırmayın Dökmeyin Ölmeyin!

fotoğraf: ntvmsnbc

fotoğraf: ntvmsnbc

Şimdi elindeki kaldırım taşını yavaşça yere bırak ve sessizce evine dön! 

Gezi Parkı eylemleri Mayıs 2013 sonunda başladığında küçük bir parktan ülkenin genelini ayağa kaldıracak toplumsal bir olaya dönüşeceğini kimse tahmin etmemişti.

Kimisi ağaçların sökülmesine, polisin çevrecilere müdahalesine anında tepki gösterdi. Sonra süreç ilerledikçe molotof kokteylleri, yerinden sökülen kaldırım taşları ve 30 binden fazla Mehmetçiğin şehit olmasına sebep olan örgütün liderine ait posterler ortaya çıkınca insanlar taraf seçmeye başladı. Türkiye’nin iyiliğini hiçbir zaman istemeyen ABD ve AB’nin Gezi Parkı eylemleri konusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı tavır takınmasıyla da büyük bir kesimin “milliyetçilik” damarları kabardı.

Ortam öylesine karışık, Türk medyası öylesine farklı taraflardandı ki A kanalını seyredince Gezi eylemcilerine gönülden destek veresiniz geliyor, B kanalını seyredince de Gezi parkı eylemlerinin ülkede iç savaşa sebep olacak dış mihraklı bir oyun olduğunu düşünüyordunuz.

Öyle ya da böyle… Asıl gerçekler yıllar sonra ortaya çıkar veya hiç çıkmaz. Sonuç itibariyle bu dönemi canlı canlı yaşayan bizler farklı oranlarda da olsa Gezi parkı eylemlerinden olumsuz etkilendik. Eylül 2013’e gelindiğinde de ODTÜ’den geçecek olan otoyol ve Hatay’da ölen genç bir eylemci vesilesiyle eylemler yeniden başladı. Gezi Parkı eylemlerinde her iki tarafın da iddia ettiği gibi “mesele sadece ağaç” değilse böylesi “toplumsal bir isyan” ya da “hükûmeti devirme amaçlı oyun” nasıl oluyor da “yaz tatiline” girebiliyordu. Ben dünyanın hiçbir yerinde “biz gidip 3 gün Ramazan bayramını kutlayalım, bir iki hafta da yaz tatili yapalım; sonra yine sokakları birbirine katarız” diyen bir toplumsal eylem profili olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden araya giren yaz tatilinin bitmesiyle eylemcilerin tekrar sokaklara dökülmesi bana samimi gelmiyor. Hele ki sokak protestoları sırasında ölenleri, kaldırım taşını söküp polise atarak ananların bu tavrını hiç mi hiç anlamıyorum.

Her olayda olduğu gibi birçoğumuz yine klavyelere sarıldık; polis, avukat, hakim, eylemci ya da vatan haini rolüne büründük. Binlerce Gezi eylemcisi ve polis sokaklarda çatışırken bir o kadarı da en yakın arkadaşlarıyla ya da akrabalarıyla sosyal ağlar üzerinden birbirine girdi. Ve kırılan kalpler, kaybedilen dostluklar… Kimseyi fikrinden döndüremedik, bu vatanı da kurtaramadık. Tıpkı sokakların savaş alanına dönmesini, yeni insanların ölmesini engelleyemediğimiz gibi.

Gezi Parkı

N’oluyor biliyor musun; bu İstanbul bizi sessizce öldürüyor…

Oturduğu yerden klavye tuşlarıyla vatan – millet kurtarılacağını zannedenler-den birçoğumuz nasibimizi aldık. Yurt dışında yaşayıp vergisini oraya ödeyen hatta yaşadığı ülkede memur olabilmek için Türkiye vatandaşlığını terk eden insanlar kilometrelerce uzaktan Türkiye’de yaşananları korkunç cümlelerle değerlendiriyorlar, atıp tutuyorlardı. Mesele Gezi Parkı eylemlerine destek vermek ya da vermemek değildi; mesele orada değil gelip burada durum değerlendirmesi yapmanın daha gerçekçi ve sağlıklı olacağıydı. Gezi Parkı eylemlerini savunanlara ya da buna karşı çıkanlara sözleriyle saldıranlar arasında maalesef yurt dışında yaşayan, vergisini oraya ödemeye devam eden ve T.C. kimlik numarası artık olmayan insanlar çoktu.

Erdal Erdoğdu; Blog Yazarı

Erdal Erdoğdu; Blog Yazarı

Peki, blog yazarları Gezi eylemleri sırasında ne yaptı? Benim takip ettiğim yüzlerce blog arasında Gezi eylemlerine dair olumlu ya da olumsuz herhangi bir yazı görmedim. Erdal Erdoğdu ise tam tersine, bu konunun birçok blog yazarı tarafından ele alındığını ve hatta blogları üzerinden eylemlere katıldıklarını dile getirdi. Anladım ki Erdal’la aynı blogları takip etmiyormuşuz (;

Bu konu hakkındaki görüşlerini sorduğumda yorumsuz kalmayı tercih eden de yine Erdal oldu. O, daha çok sosyal medya üzerinden yayılan Gezi eylemlerine dair yalan haberlere odaklanmıştı. Hatta bir fırsatını bulursa yandaş vatandaş gazeteciliği üzerine bir yazı yazacağını söyledi ki ben bu yazıyı hazırladığım sırada böyle bir paylaşım göremedim. {Erdal, bahsettiği yazıyı daha sonra (şurada) yazdı.}

Tahir Yıldız; Blog Yazarı

Tahir Yıldız; Blog Yazarı

Daha çok çektiği fotoğraflarla ön plana çıkan ama benim öncelikle blog yazarı olarak tanıyıp bildiğim Tahir Yıldız, Gezi Parkı direnişini haklı bulan blog yazarlarından biri. Tahir, yaşanan toplumsal olayların “biriken bazı şeylerin ortaya çıkışı” olarak tanımlıyor. “Birkaç ağaç için neler yapıyorlar?” diye şaşıranlara ve medyanın büyük çoğunluğunun olaylar karşısında tarafsız olmamasına şaşırıyor. Direnişin yapılma yöntemini de eleştiriyor Tahir ve şu anki yönetim başta olduğu sürece hiçbir sonuç alınamayacağına da inanıyor. Çünkü ne hükûmet geri adım atacak ne de direnişçi gençlerin sesini duyuracak bir platform oluşturulamayacak.

Tahir, yakılan ateşin bir başlangıç olduğunu ama daha fazlasına ihtiyaç duyulduğunu düşünüyor. Örneğin onların isteklerine daha çok cevap veren ve gençlerin güvenebileceği bir parti gibi. Zaten Tahir, sokaktaki eylemcilerin AKP’ye oy vermeyen bir profile sahip olduğunu ve onların görüşlerine uygun yeni bir siyasi partinin ilk seçimlerde en az ikinci parti olabileceğini de iddia ediyor.

Mısır Olaylarına Verilen Tepkiler Trajikomik!

Türkiye’de daha ciddi sorunlar varken Mısır’daki olaylara abartılı bir tepki verilmesini ‘göstermelik’ bir davranış olarak değerlendiriyor Tahir. Öyle ki ona, Türkiye’de her şey sütlimanmış gibi “Mısır’da darbeye hayır!” demek komik geliyor. Tahir için liderlik görevlerini yerine getirmenin ilk şartı önce kendi sorunlarımızı halletmek.

Halis Elciman; Blog Yazarı

Gezi Parkı olaylarını desteklemeyen blog yazarlarından olan Halis Elciman, eylemcilerin ilk başta samimi duygularla ayaklandığını ve polisin onlara ‘biraz kaba kuvvet’ kullandığını söylüyor. Çevrecilerin eylemiyle başlayan protestolar karşısında uygulanan yayın yasağını da eleştiriyor. Öyle ki halk, Suriye’deki katliamları 10 dakika bile göstermeyen ama Taksim’de yaşananları saatlerce canlı yayınlayan yabancı medyadan öğrenmek zorunda kaldı. Halis, insanların tavasını tenceresini alıp cama çıkma sebebini de buna bağlıyor. “Bizden saklıyorlar, bize tarafsız yayın yapmıyorlar!” diyor Halis. Ama “görüşüne uymuyorsa yandaş, görüşüne uyuyorsa objektif” ikileminin de farkında. Başbakan’ın sert üslupla yaptığı açıklamalarda haklı ama zamanlamasının yanlış olduğunu, ilk başta halkı sakinleştirmesi gerektiğini düşünen Halis, Erdoğan’ın “Yüzde 50’yi zor tutuyoruz” sözüne katıldığını da dile getiriyor. Bu yüzde 50’lik kesim can ciğer görüştüğü insanla aralarının bozulmaması için susmayı tercih ediyordu. Halis, bu noktada tartışılacak bir cümle kuruyor ve “şahsen benim sosyal medya hesaplarım sürü psikolojisi ile hareket edip millete “siz koyunsunuz!” diyenlerle dolu” ifadesini kullanıyor.

Diren Türkiye! Pardon? Kime Karşı? Savaş mı Çıktı?

Halis, Gezi Parkı eylemlerine katılanları “hükûmeti sevmeyenler, hayatında darbe görmemiş ama ‘yeter ki bu hükûmet gitsin darbe de olur’ diyenler ve yıllardır 1 Mayıs’larda ‘tek yol devrim’ diye ellerinde molotof kokteyli ile dolaşanlar” olarak özetliyor. Gezi Parkı protestocuları arasına “Öcalan destekçileri”nin katıldığı onun da gözünden kaçmamış. Ülkücüsü, Komünisti, Atatürkçüsü, PKK’lısı bir olup devrim yapmaya çalışanların başarılı olduklarında başa hangisinin geçeceğini de soruyor. Bu soruyu “Nasıl bir yönetim planladınız ki bunu istiyorsunuz?” sorusu takip ediyor.

O da birçoğumuz gibi “İlk başta samimi duygularla ayaklanan halk sonradan eylemlerin gidişatını anlayınca da evlerine çekildi” görüşünü paylaşıyor. Polisin ilk başlardaki biber gazlı müdahalesini gereksiz ve sert bulan Halis için sonraki polis müdahaleleri “gerekli”ydi. Halis bunu söylerken İzmir’de ateşe verilen Bank Asya binası, Körfez Dershanesi, AK Parti binası, Lozan Kapısı örneklerini veriyor ve “Ya polis müdahalesi olmasaydı? diye soruyor.

Hatta “Sturbucks’ın bayrağını söktük”, “Tansaş’a yürüdük camlarına nasıl vuruyoruz” diye övünen direnişçilerle karşılaştığını da ifade ediyor Halis.

Gezi eylemleri sırasında polis kurşunuyla hayatını kaybeden eylemci için de Halis’in yorumu “dağılın ikazına uymayan kişi, çatışma için bekleyen kişidir” oluyor.

Gezi Parkı olayları yüzünden polisin güvenirliğini yitirdiğini, hükûmet karşıtı olmanın popülerleştiğini, birçok insanın fikir farklılığı yüzünden birbiriyle küstüğünü ve 3. köprü, havaalanı gibi projelerimizi istemeyen ülkelerin Türk baharı sevinçlerinin kursaklarında kaldığını düşünen Halis, Mısır halkınaysa destek verdiğini belirtiyor: “Demokratik bir seçim sonucu iktidara gelen bir hükümete karşı yapılan isyanı ve darbeyi anlayamıyorum.”

Halis, azınlığın değil çoğunluğun istediğinin olması gerektiğini, her istediği olmayan azınlığınsa isyana başvurması durumunda ülkenin yönetilemeyeceğini savunuyor. Ona göre seçilen o hükûümete, o hükümeti seçen insanlara saygı gösterilmeli.

Blog yazarı arkadaşlar Erdal, Tahir ve Halis’in Gezi Parkı eylemlerine ve Mısır’daki karışıklığa dair görüşleri bu yönde. Hepimiz, yaşanan olaylardan az ya da çok etkilendik ve bütün bunlarla ilgili bir yargıya sahibiz. Yaşananların üzerinden zaman geçtikçe Gezi Parkı eylemleri gerçeğini belki daha iyi göreceğiz ve fikrimiz değişecek veya aynı kalacak. Ancak şu bir gerçek ki şu an hepimiz ama geleceğimiz bütün bunlardan illa ki etkilendi.

Ben Türkiye’nin çok güçlü olduğunu biliyor, daha da güçlü bir devlet olacağına inanıyorum. Her ne yaşanırsa yaşansın bu vatana zarar veriyor gibi görünse de bizi daha da kuvvetlendirdiği inancındayım.

facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

e-vreniyyat

Bu, Acı Değil Kahır!

“Az önce çok sevdim, öyle çok sevdim ki öptüm öptüm… doyamadım. Hep yabancı sonra çok yalnız ve aslında hep yalancıyız. Bu acı değil kahır!

N’oldu biliyor musun; öylece gittin. Sustun soğudun ve sımsıkı ısıttığımız aşk, üşüdü.

Çok sevdim ben seni. Öpmelere doyamayacak kadar, içime çeke çeke ve ardından hıçkıra hıçkıra ağlayacak kadar çok sevdim.

Seni benden, bizi bizden başkası anlamaz derken, baktım başkalaştık. O şikayet ettiğimiz gibi yabancılaştık.

Sonra ne oldu biliyor musun; yazdım yetmedi, sustum kesmedi, ağladım çocuk gibi ama seni bana getirmedi.

Sonuç yine hüsran senden hemen önceki, ondan bir önceki gibi. Hepimiz gittik, hem de öyle böyle değil çekip gittik. Neye üzülüyorum biliyor musun; zannettiğin gibi olmadığımı öğrenemeyeceksin. Tıpkı bu gerçeği bu satırlarda hiçbir zaman okuyamayacağın gibi

Şimdi n’olacak biliyor musun? Birkaç mesaj gelecek, birkaç yazım yanlışı dolu. Ama asıl yanlışlık, bu satırları kendi yaşanmışlıklarıyla benzer sanacaklar, teşekkür edip aslında 25. kattakinden kat be kat yalnız olduğumu bana bir kez daha hatırlatacaklar.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik