Monthly Archives

Ekim 2011

e-günlük

Sosyal Medya[L]an

Yazılarıma yaptığınız yorumlara yanıt alamadığınızda hissettiğiniz duyguların benzerini farklı durumlarda ben de yaşıyorum. Bu empatiyi kurunca her yorum sahibine özel bir eposta ile cevap yazmanın ne kadar anlamlı bir davranış olduğunu bir kez daha anlıyorum.

Aslında bu yazının iki çıkış noktası vardı. İlkini ilk paragrafa gizledim. Diğeri ise bugün farkına vardığım bir gerçekten ibaret: Bazen insanları sadece @sosyal medya’da bırakmak ve daha ötesine geçirmemek gerekiyor.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük

Bowlingi Seviyorum

Ziya ve Deniz‘in nikah törenlerinden hemen sonra, İbrahim‘in asker izninin bitmesinden hemen önce bowling heyecanı yaşıyoruz. Kardeşlerimin şaşkın ifadelerle puan tablosunu takip etmeleri gayet normal.

Hep beraber ilk kez bowling oynayışımız, benimse ikinci tecrübem. İlkini Pamukkale Üniversitesi yıllarımda Denizli’de eski sınıf arkadaşlarımla oynamıştım. {O gün sen de bizimleydin Melda Nur; nur içinde yat.}

Puanlar yavaş ilerlese de tecrübesizliğime rağmen oyunu gayet iyi götürdüm. Birinciliği Ziya’yla paylaştım fakat yaş büyüklüğü açısından galibiyetimi gönül rahatlığıyla ilan edebiliyorum ;)

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

e-günlük, e-vreniyyat

Fotoğraf Çekecek Seni!

Bazen canım çok sıkkın oluyor; kendi kendime:

Baktın çekilmiyor bu hay’at; bırakacaksın, o çekecek seni!

diyorum. Fena mı ediyorum bilmiyorum? Benim fotoğrafı geç keşfedişim, sizin bu e-yaşam diyârını geç keşfetmenizden pek de farksız değil.

Bazı şeyler vardır, klasik şekilde yapılır. Birazcık dışına çıkıldı mı tepki çeker. Elimi attığım birçok şeyi beklenin dışında şekillendirdiğimi ya da yorumladığımı biliyorum. Bu, benim kalemim için de geçerli; fotoğrafı bir türlü “para kazanılacak” bir iş olarak değerlendirememle de alakalı. Bu konularda çevremdekilerin bana sürekli sorduğu 2 şey olur; daha ötesini onların kafası almaz, benim de kafam götürmez ;)

Şimdi durup durup bunları niye mi yazıyorum? Hani şu blog var ya: e-vren günlüğü. E bir de arada bir yazılarımda ileri zaman projelerimden bahsederim ya… İşte ben o fotoğraf makinesini elimde boşuna tutmuyorum. Elimde var’olanları kafamın aldığı şekliyle değerlendiriyorum ;)

Farkındayım; kendini okumak istediğin gibi YAZMA’nın; kendini görmek istediğin gibi FOTOĞRAFLAMA’nın gücünü ellerimde tutuyorum! Biz buna e-vren dünyası’nın ileri zaman projesi diyoruz. İsmini çoktan koydum; ezanını okumak kaldı. Epey bekledik; birazcık daha bekleriz.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük

DeniZiya Nikahlandı

Bugün hepimiz için heyecanlı bir gündü. Kardeşim ve nişanlısı Deniz’in bu gün nikahları kıyıldı. Nikah sonrası genç çifti, benim gibi 26 Haziran doğumlu olan Ozan’la aramıza alıp fotoğraf çekildik ;) Fotoğrafa bakınca fark ettim ki Evlilik cüzdanı elime yakışıyor, yakışıyor ;)

 —

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük, e-vreniyyat

Kimse’nin Hikâyesi

Onun adı bu yazıda Kimse. Yıllar önce Edebiyat bölümünde okurken Çalıkuşu romanı hakkında aradığı bilgi sonucu kendisini e-vren günlüğü’nde bulan ve o günden sonra dört yıl boyunca bu bloga uğramayan Kimse’nin hikâyesi bu yazı. 2007 yılında aradığı bilgiyi bulup çıktığı {çıkarken de ne artsit ne havalı biriymiş dediği} bu blogun yazarı, yıllar sonra rüyasına girecek ve Kimse, bu kişiyi internette tekrar arayıp bulacaktır. Kimse’nin hayatında e-vren günlüğü’nün varlığı değil mesele; mesele, bu blog vasıtasıyla anlatılan acıklı bir hikâyenin perde arkasıdır. Gerçek ismini gizleyip adını Kimse olarak şifrelediğim bu ziyaretçim, beni kırmadı ve hayatının en acı olayını benim sorularımla yeniden yaşama pahasına anlattı: Devamını Okuyun

e-günlük, e-vreniyyat

Benim Siyah Kalemim

benim siyah kalemim

Bilgisayarımı açmayı, yazı yazmayı, internete girmeyi dün geceden kendime yasaklamıştım; bugün yasağa da uydum.

Can Dündar’dan Lüsyen’i okumak güzel, bu güzelliği balkonda kahve içerek yaşadım. Sonra İmparatorların Dansı belgeselini seyrettim. Anne penguen yumurtasını kocasına emanet edip yemek bulmaya gidiyordu.

Uzun süredir uğramadığım o yere doğru yola çıktım. Aslında gidip gitmemekte kararsızdım; belki yanından yakınından geçer , bir daire çizer eve geri dönerdim.

Önce o yerin camında tanıdık bir yüz gördüm; köşedeki bakkaldan bir sakız aldım; içeri girmeye karar verdim. Elimde Can Dündar’ın Lüsyen’i vardı; oysa orada oturduğum süre boyunca okumadım; meğer evden buraya kadar kitabı boşuna taşımışım. Raflar arasında dolaşıp dergilere göz attım. Yeni Aktüel, Dil ve Edebiyat, Beşparmak dergilerini alıp oturdum. Yeni Aktüel’deki Orhan Pamuk söyleşisini büyük bir dikkatle okudum; siyah kalemimi çıkarıp yanımda getirdiğim müsvedde kağıtlara notlar aldım. Notları tutarken elimdeki siyah kalem dikkatimi çekti. Bu kalemle epeydir el yazısı yazmadığımı da fark ettim. Hep bilgisayar hep klavye… Geçen yıl da sınava hazırlık için kullanıyordum bu kalemi. Halbuki şimdi yine aynı mekandaydım. Sanki bazı emekler boşa gitmiş gibi hissettim.

Dikkatim hâlâ elimdeki siyah kalemde. Artık bu kalemle test şıkları işaretlemek, bana faydası olmayan notlar tutmak istemediğimi düşündüm. Böylesi daha güzel; bu, daha çok istediğim şey. Edebiyattan, fotoğraftan, beni mutlu eden şeylerden notlar almak…