MisAfiR KaLeM{LeR}

Öğrencilikten Öğretmenliğe

{Kasım ‘08 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Daha ortaokul yıllarında edebiyat öğretmeni olmayı istiyordum ben. Her öğrencimin hayal dünyasını kâğıtlarına dökmelerine yardımcı olmak için bir edebiyat öğretmeni olmak istiyordum. Yazılı sorularımdan bir tanesi hazırdı zihnimde. Belki kendi öğretmenlerimin yaptığı kompozisyon soruları gibi 30 puan ol(a)mayacaktı, ama yine de bu soruyu soracaktım öğrencilerime. Ve yazılı kâğıtlarını okurken benim ilkokul fotoğrafımı gözümün önüne koyacak, öğretmen olmak istediğim günleri düşünerek değerlendirecektim yazılı kâğıtlarını. Onlara, “bana kendinizi anlatın” diye bir soru soracaktım. Bana en güzel şekilde ve en içten şekilde kendinizi anlatın diyecektim. Benim için sizler gri pantolon – lacivert ceket; mavi etek- mavi hırkadan mürekkep birer öğrenci değil, her bir gri – lacivert kompozisyonunun içerisinde birer mükemmel yürek saklayansınız diyecektim.Ben öğretmen oldum. 30 puanlık soru olamasa da 15 puanlık “bana kendinizi anlatın.” sorusunu sordum.

Eve geldiğimde sıcak çayımı masama koydum, ilkokul bire başladığımda çekildiğim fotoğrafımı da kâğıtların yanına koydum ve yazılı kâğıtlarını değerlendirmeye başladım. Her bir cümle bana beni anlatıyordu adetâ. Aşklarımı, üzüntülerimi, kıskançlıklarımı anlatıyordu. Kimler için üzüldüğümü, kimler için gözyaşı döktüğümü, kimlerin hayaline yattığımı anlatıyordu. Kimler için o arabesk şarkıları dinlediğimi ve kimler için ajandanın her bir sayfasına Ferdi Tayfur fotoğrafları yapıştırdığımı hatırlatıyordu. Ben Ferdi Tayfur fotoğrafları yapıştırıyordum ajandama ve yanına keçeli kalemle sevdiğimin adını yazıyordum; onlarsa Ceza’nın şarkıları eşliğinde grafiti yazı ile sevdiğinin isimlerini yazıyorlardı duvarlarına. Hisler, duygular biraz basitleşse de çok değişmemişti aslında. Sevgililer için yine ağlanıyor, ailelere yine veryansın ediliyordu. Her şey ne de güzeldi gençken, tozpembe idi…

Onların yazılı kâğıtlarındaki 6. sorularını okurken kendimi düşünüyordum ben. Acaba diyordum, ben kendime kendimi anlatabilir miydim? Kendime kendimi anlatmak istesem neyi anlatırdım diyordum. Bir hayal dünyasına varıyor, gördüklerimi bir kâğıda yazıyordum… Nerden başlasam diyordum kendimi anlatmaya. Neyimi söylesem ve ne kadarını söylesem diyordum. Tanımadığım bir insan, üstüne üstlük de bir öğretmen. Ona kendimin ne kadarını anlatabilirim. Bunu bir kenara bırakıp kendimi tanıyıp tanımadığımı sorguluyorum. 22 yıldır mütemadiyen aynaya bakarım ama şu an aynaya bakmadan kendimi tarif edebilir miyim diye düşünüyorum… Ah, cevabını bilemediğim sorularım…

Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum… Gözlerimin önün kararıyor, bulanıklaşıyor ve ben düşünmeye devam ediyorum. Çocukluğuma dair hatırladığım şeyler sınırlıdır aslında. Çok parlak bir çocukluk geçirmedim evet, ama çok da kötü bir çocukluk geçirdiğimi söyleyemem. Herkes gibi ben de fakirdim çocukken, ama ne beni kızılcık sopası ile döven bir babam vardı ne de odaya kilitleyen annem. Okula başladığım ilk günü hatırlıyorum. Ağabeyim elimden tutup götürmüştü beni okula. Döndüğümüzde de hemen bir fotoğrafçıya gidip fotoğraf çekilmiştik. O mavi önlüğümün altına giydiğim kahverengi kumaş pantolonum ve iskarpin ayakkabım bugün gibi aklımda… Mavi montum ile müstakil evimizin bahçesinden dışarı koştuğumuzu hatırlıyorum. Yağan kara heveslenen bir çocukluğum olduğu için yılın ilk karında hemen dışarı koşardık…

Birbirinden bağımsız daha birçok şeyi hatırlıyorum çocukluğuma dair. Mutluluk veren ya da acı veren şeyler… Türü ne olursa olsun çocukluğa dair hatırlanan şeyler hafızadan pek silinmiyor sanırım.

Kıskanç birisi olduğumu düşünüyorum. Hayatımın her anından anlamsızca yaptığım kıskançlıkları düşünüyorum. Ve ardından inatçılığım gözümün önüne geliyor. Yer yer bir katırdan beter olan inatçılığım. Duygusallığım geliyor gözümün önüne. En ufak şeylerden alınabilecek kadar duygusal olmam. Şımarık, etrafında gelişen olaylara karşı pek aldırış etmeyen birisi olarak görülsem de çok duygusal olduğumu düşünüyorum. Etrafımda gelişen hadiselere karşı kayıtsız kalamıyorum. Beni çok derinden etkiliyor.

Yazılı kâğıtlarından birisini alıyorum, ötekinin üzerine koyuyorum. Sonra diğeri, diğeri ve diğeri… Sonra bir el dokunuyor omzuma, kısık ve uzaktan gelen bir ses duyuyorum:

Oğlum kalk masa başında uyuya kalmışsın. Veli toplantısı varsa var. İlla veli toplantısında okumak zorunda değilsin ya öğrencilerin aldığı notları. Başka birgün okumaya devam edersin. Kaç gündür heba ediyorsun bu kâğıtlar yüzünden kendini.

Kendini tanımak bir rüya imiş” diyorum kendi kendime; insan ancak rüyada tanır kendini. Doğruları ve yanlışları ile…

—-

Kaan Fakılı, e-vren günlüğü’nün Kasım 2008 MisAfiR KaLeM’i. 1986 yılında Yozgat’ta doğdu. Kırıkkale Ü. Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümünden 2007 yılında mezun oldu. 2005’ten bu yana kaanfakili.com.tr adresinde e-günlük yazarlığı yapıyor. Şu an bir devlet lisesinde Edebiyat öğretmenliği ile uğraşan Kaan, e-vren günlüğü’nün 30. MisAfiR KaLeMi olma özelliğine de sahip.

Normal şartlar altında geçen ay bugün yayına girmesi gereken bu yazıyı bir ay geciktirdiğim için öncelikle benim için çok değerli meslektaşım ve arkadaşım Evren’den özür diliyorum. Geçen süre içerisinde birkaç kez özür dilememe ve şu gün teslim edeceğim deyip her seferinde biraz daha ertelememe rağmen bugüne kadar sabırla bekleyen, ancak sabrının son demlerini bana bugünkü konuşmamızda kırgınlık ile gösteren Evren’e, bugüne kadar gösterdiği sabırdan dolayı teşekkür ediyorum. Beni affetmesini diliyorum. Aslında geçirdiğimiz bir ay içerisinde ikimizin de ne kadar yoğun olduğunu kendisi çok iyi biliyor. İkimizin de öğretmenlik görevine aynı anda başlaması ikimiz arasındaki empatiyi biraz daha güçlendiriyor. Ancak onun esas kırgınlığı yazının gecikmesinden ziyade benim rahat tavırlarımdan kaynaklanıyor. Benim genel olarak böyle bir sıkıntım var aslında. Zamanı iyi kullanmayı bir türlü beceremiyorum. Kendimi yoğunluk girdabına kaptırdım mı hiçbir şeye vakit ayıramıyorum. Zaman ayırmak için her şeyin mükemmel olmasını bekliyor ancak o mükemmelliği hiçbir zaman elde edemiyorum. Sözlerimi uzatmadan yazımın esas kısmına geçmek istiyorum. Ve yazacaklarımı bir gün öğrencisi olabileceğimi umduğum Evren’e ithaf ediyorum.{Kaan Fakılı}

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

4 Yorumlar

  • Yanıtla kalderavolkan 15 Aralık 2008 at 11:34

    Bizim zamanımızda diyorum böylesine duygularını yansıta, böylesine bizi tanımak için çabalayan öğretmenlerimiz olsaydı nasıl olurduk, o zamanın saygısı ile böylesi bir sevgi, ilgi harmanlansaydı ne hoş bir gençlik çıkardı ortaya diye düşünüyorum her yazınızı okuduğumda. Lise yıllarıma gidiyorum, koridorlarda herhengi bir öğretmenimiz ile karşılaştığımda yaşadığım duyguları hatırlıyorum. Bize daha yakın olan, (kendisi de inanmadığı halde) “biz arkadaşız çocuklar gelin konuşalım, dertleşelim” diyen öğretmenlerimize iç sesimizin verdiği tepkiyi hatırlıyorum…
    Yaşınız benden oldukça küçük (8 yıl kadar :) ama HER YAZINIZI BÜYÜK BİR SAYGIYLA OKUYORUM ÖĞRETMENİM.

  • Yanıtla Zeynep 09 Aralık 2008 at 17:49

    Kaan Öğretmenim,
    Yazınızda dediğiniz gibi “kendini tanımak bir rüya imiş”. Ama siz bu rüyayı gerçekleştirmişsiniz ya da en azından gerçekleştirmeye fazlasıyla yaklaşmışsınız. Kendim için bu durumu düşündümde, yapabilir miyim yani kendimi değerlendirebilir miyim? Artısıyla, eksisiyle.. Ama hak yemeden, arka çıkmadan.. Zor.. İnsan kendine karşı çok da tarafsız olamıyor sanırım. Ama hiç denemeyeceğim anlamına da gelmiyor tabi.
    Yaşam ve kendini değerlendirme yolunda başarılar. İyi bayramlar..

  • Yanıtla Kaan Fakılı 08 Aralık 2008 at 21:37

    Yasemin,

    Öncelikle ben de içten yorumun için sana teşekkür etmek istiyorum.

    Genel olarak zaman konusunda bir sıkıntım var, evet. Bu birazcık benim “işleri sona bırakma” mizacımdan kaynaklanıyor olsa gerek. Eskiden de böyle miydim yoksa üniversitenin o rahat ortamı mı beni böyle yaptı tam olarak bilemiyorum. Ancak senin de dediğin gibi zamanı iyi kullanmak bütün her şeyin üstesinden gelmek anlamına geliyor. Bu genel sorunun dışında öğretmen olarak da zamanı iyi kullanamama sıkıntım var. Vekil öğretmenlik yaptığım için ders satim bir hayli fazla. Üstüne bir de KPSS kursu olunca tam olarak zaman olayını dengeleyemiyorum. Bu yüzden bir bocalama içerisine giriyorum.

    Kişisel gelişim konusunda değişik yazarlardan değişik kitaplar okumaya çalışıyorum. Bu kitapların insanlar üzerindeki olumlu etkisine inanıyorum. Bu yüzden bahsettiğiniz cdleri en kısa sürede temin edeceğim.

    Teşekkürlerimi ve hürmetlerimi sunuyorum. Hayırlı bayramlar.

  • Yanıtla Yasemin diye biri... 08 Aralık 2008 at 00:43

    Değerli Kaan,
    Yazın güzel, içten ve samimi… sanki kendinle dertleşir gibi. Ancak ben yazının sonunda Evren’e yazmış olduğun özür satırlarının içinde yer alan “zamanı iyi kullanamıyorum” sözüne takıldım. Bir öğretmen olarak her şeyi unutup bunu öğrenmen her şeyden daha gerekli demeden geçemeyeceğim. Ben de bir öğretmenim ve bir zamanlar benzer bir problemle ben de yüz yüze geldim. Zaten genellikle her yeni öğretmenin başına gelir bu. Neyse ki bunu bir şekilde düzene sokmaya çalıştım ve hatta başardım da. Ancak zaman içinde gördüm ki tek ben değilmişim bu sorunu yaşayan ve imdadıma pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da NİL GÜN adlı kişisel gelişim uzmanı yetişti. Şuan da piyasada bulunan “Zaman Yönetimi” ve “Yaşamı Ertelemeyin” adlı CD lerini dinlemeni şiddetle tavsiye ederim. Aslında kitapları da var ama bunca zamansızlık içinde buna vakit ayıramayacağını düşünüyorum. Dilerim ki en kısa sürede bu durumdan kurtulursun. Yolun ve bahtın açık olsun…

  • Bir Cevap Yazın