Monthly Archives

Ağustos 2008

e-günlük

Erteliyorum Her Şey ve Herkesi

İlhan Berk‘in ölüm haberini alır almaz yazmalıydım bir şeyler. Özdemir Asaf‘ı keşfedene kadar en sevdiğim şairdi. Yüksek lisansta onunla ilgili bir projem bile vardı. Yaşayan en büyük şairi Bodrum’daki evinde bulmak zor değildi. Biraz cesaretsizlik etmiştim. Oysa Tarık, bütün bağlantıları sağlayabileceği konusunda beni yüreklendirmeye çalışmıştı. Fethi Naci‘den sonra bu kadar kısa sürede edebiyatta koca bir delik daha…

Öyle tuhaf bir ruh halindeyim ki… Birkaç iyi dostla sohbetin dışında en sıkıntılı dönemlerimden birini yaşıyorum oysa. Kendimi Şahnalı Köyü’ne attım. Yıllar sonra binlerce yıldızın altında uykuya daldım.

Ne çok şey yazdım, sildim, tekrar yazdım. 3-4 gündür önemli olaylar yaşadım ama keyifsizliğim yüzünden kaleme almadım, yayınlayamadım.

Dün gece bir dost’la sohbet ettim, dertleştim. Sabah bloguna girince msn yazışmalarının bir kısmını deşifre ettiğini gördüm. Şaşırdım… e-vren günlüğü, artık farklı bir boyut kazandı, bunu bu kez çok iyi anladım. Yazamadıklarım, başka internet günlüklerinde yer alıyorsa artık benim bir türlü sırrını çözemediğim bu sahiplenme duygusu hepten karmaşık bir duruma dönüşmüş demektir. Bahsi geçen dost’a kızmadım, yanlış anlaşılmasın. Fethi Naci’nin saygıdeğer eşi Lale Hanım‘ın dünkü ikinci yorumunu da okuyunca kafamı toparlamam zor olmuştu. Bu e-yaşam yolculuğunun sonu nereye varacak merak eder oldum.

Bu akşam, o hep ertelediğim, ihmal ettiğim Huzur’a çıkma vakti. Yatsı ezanıyla beraber hasretle yolunu gözlediğim Ramazan, yeryüzünü kuşatmış olacak. 30 gün boyunca ruhsal yönden kendimi güvende hissedeceğim. Bu Ramazan, her teravih namazını farklı bir camide kılmayı arzuluyorum. Ama bir de şu bir türlü neticelenmeyen iş görüşmeleri kesinliğe kavuşsaydı da düzenimi kurmuş vaziyette 11 Ayın Sultanı‘nı karşılamış olsaydım… Anlaşılan bu Ramazan da Aydın’dayım. Hayırlı Ramazanlar :)

e-günlük

Yıllık İzin

-evren günlüğü nokta net, buyrun?
Merhaba ben e-vren.
-Merhaba e-vren Bey. Nasıl yardımcı olabilirim?
Yıllık iznimden iki günü kullanmak istiyorum bu haftasonu.
-Ama efendim, daha iki hafta önce izin kullanmışsınız. Yazılarda geçen aya göre biraz aksama var. Ve ziyaretçilerden olumsuz eleştiriler alıyoruz bu konuda.
Anlıyorum, döndüğüm zaman telafi edeceğim.
-Nasıl?
Ali Rıza Efe‘nin fotoğraf projesini tamamladım bugün itibariyle. Ben yokken iki gün boyunca ziyaretçileri mağdur etmeyeceğim yani.
-Peki e-vren Bey. Size iyi tatiller. Yoruldum :) İyi tatiller…

e-vren’in Objektifinden 

Bir Aydın Efesi…

evrengunlugu/flickr‘da!

e-günlük

Hepinizi Yiyceeem!

Dün, 24 saat boyunca acıkma modundaydım. Televizyondaki programlarda da aksi gibi yemekle alakalı görüntüler vardı. Bir köyde şalvarlı şirin teyzeler, sacın üstünde yufkadır, çörekdir her çeşit hamur işini yapıp kameranın objektifinden içeri, gözüme gözüme sokuyorlardı ve ben fenalık geçirmek üzereydim. İki arada bir derede Safiye Sultan’ın zor günler için sakladığı vişneli keki ve bilumum erzak deposunu bulup hapur şupur süpürdüm ne varsa. “Arı sütü, şişmanlatır” diye uyaran çok olmuştu. Deveyi havuduyla yutan bir insan türü olsam da bu derece gıtlıktan çıkmış bir Evren profili çizeceğimi hiç tahmin etmezdim. Yaşasın yemek yemeeeek!Kalabalık bir trafik mevcuttu evimizde. Biraz da bu sebeple geciken öğle yemeği benim krize girmiş olmama yol açmış, sağa sola saldırmış olabilirim. Neyse ki beklenen misafirler gelmiş, yeğenler kuzenler hep beraber yer soframızda bağdaşları kurup yemek yemeğe başlamıştık. Pilava bir yumuluşum vardı, misafir miyim ev sahibi mi belli değil :) Daha az önce iştahımı bastırsın diye gizli saklı vişneli keki sömüren ben değildim sanki :)

Aaaah ah! Akşam iki yeğenimi de yatıya alıkoyduk. Biraz emr-i vaki oldu galiba ama pek ender yaşanan birgünün keyfini sürmek istedik açıkçası. İş telaşı, eğitim kargaşası içinde farklı şehirlerde olunca biraraya gelmek çok zor oluyordu. Akşam evimizin sıcağından dolayı abim, Hüss, Ziya, yeğenlerimiz Mesut ve Ali Rıza ile Nevzat Biçer Parkı’na kaçtık. Yine küçük çaplı bir piknik yaptık; yedik içtik bit gibi şiştik :) 

Mesut, geçen yıllarda MisAfiR KaLeM‘imdi ve yazısında kullandığımız fotoğraflarını güncelleyelim istedik. Kare kare fotoğraflar çektik dakikalarca. Sonrasında gece pikniğimizi bitirip evin yolunu tuttuk. Balkonda daldan dala atlayıp binbir konudan sohbet edip, alt balkonda yatan amcamızı hiçe sayaraktan mahallenin sessizliğini kahkahalarımızla bozduk. Cık cık cık, çok ayıp ettik çoook :)

Sabah, Harun‘un gönderdiği börek ve simitlerle kahvaltımızı yaptıktan sonra, geceki sohbette “mutlaka seyredin” dediğim Türev’i seyrettik. Mesut filmden biraz sıkıldı ama Ali Rıza filmi beğendiğini söyledi. Biri mühendis biri de psikolojik danışman olunca bakış açıları farklı oluyor haliyle :) Mesut’u Denizli’ye doğru yolcu ettikten sonra Ali Rıza’nın en büyük hayallerinden birini gerçekleştirmek için kolları sıvadık. Biraz zahmetli olan Efe kıyafetleri Ziya tarafından itinayla Ali Rıza’ya giydirildi ve 35 derece sıcaklıktaki havaya aldırmadan Aydın’ın caddeleri arşınlanmaya başlanıldı. Saatler süren çekimlerden sonra ortaya çıkanlar evrengunlugu/flickr‘da…

Ağırbaşlı dünyanın telaşlı hayatında akrabalarla bir arada olmanın keyfi bütün bir haftamızı kaplamıştı. Ne de iyi oldu. Kafam haftalardır beklediğim muştulara takılı kalmıştı. Yeğenlerle, akrabalarla, fotoğraf çekmileriyle kafamızı dağıtmış olduk.

e-günlük

Blog Yazarı Olmanın Dayanılmaz Cefası :)

Sabaha kadar bilgisayar başında, akşama kadar yatakta kıç büyüt sen! Akranlarının kendi boylarında çocukları oldu, sen öğleye kadar yat uyu!
Zzzzz..
-Bak hiç duyuyor mu!
-Zzzzz…
-Kime söylüyorum ben!
Anne ben bir blog yazarıyım, alış artık.
-Aman, blok yazarısın da bir faydası mı var sanki?
Blok değil, blog… Oğlun kaç yıldır ünlü bir blog yazarı ve sen hala blok ile blogu birbirine karıştırıyorsun :(
-Oğlum, ben seni 4 yıl edebiyat öğretmeni olasın diye okuttum; blokcu ol diye değil!
Ha pışşş ha pışşş…
-Naciye yengen dün blokuna girmiş, sabah aradı.
Ha pışşş ha pışşş..
-Boy boy fotoğraflarını koymuşsun yine internete gözü kör olmayasıca!
Boy boy değil, genelde yüz…
-Naciye yengen onu da söyledi. Biraz uzaktan çeksin, kafası kocaman çıkıyor dedi.
Naciye yengeme ne! Hem Naciye yenge de kim?
-Hani oğlum, arada bir yazılarına Anthony diye yorum yapan var ya…
Pes! Anthony, Naciye yenge mi?
-Pes denmez anneye! Kadıncağız napsın oğlum, kızına düşünüyor seni. O yüzd…
Ne kızı, ne alaka yahu!
-Aaaaah ah… Kız değil, Eyfel kulesi maşşşallah! O da arada yorum bırakıyor sana Roberto rumuzuyla :)
Yuh! Pes ediyorum, sen kazandın. kalkıyorum :(

Hazır geçen pazar söz kurdelesinden kısa bir parça kesilmişken bir internet yazarının en büyük sıkıntılarından birinin “evlilik” ihtimali olduğuna değinmekte fayda var :) Beni blogumla beraber kabul edebilecek bir eş adayı var mıdır bilinmez. Ama emin olduğum bir şey varsa kayınpeder adayının internette göreceği boy boy (!) fotoğraflarıma vereceği tepki :) “Hasan amca, senin damat internette mankenlik mi yapıyormuş ne!” gibisinden eş-dost dedikodularının ardı arkasının kesilmeyeceği kesin. Diğer ikincil bir sıkıntı da bilgisayar başında geçirilen vakit. Evin tek oğlu olmasam da şu an için tek blog yazarıyım :) 4 yıllık serüven içinde benim ufaklıklar heves edip de blog tutmaya girişmediler. Çekirdek ailemizde 3 blogger düşünemiyorum :) Bir de bilgisayar başında geçirilecek vakitten doğacak sıkıntıları… Böyleyken bile :) Safiye Sultan arada serzenişte bulunmuyor değil, bilgisayar başında “hareketsiz çok fazla oturuyor” olmamdan yana. Bir de yazılarımın içeriği konusunda tembihlerde bulunuyor arada bir. Geçen yıllarda köye gittiğimizde akrabalardan birinin beni internetten takip ettiğini söylemesi de Safiye Sultan’ın hala övünerek anlattığı konulardan biri :)

Blog bir sanattır, blogger bir sanatçı! e-vren günlüğü, bu konuda biraz inatçı :)

e-günlük

Şahnalı’da Biten Çocukluğumuz

Şahnalı Köyü‘ne en son ne zaman gittiğimizi bir türlü hatırlayamadım. Kimse de hatırlayamadı zaten. Arabayla o yokuşlu uzun köy yolunu çıkarken “dolmuşa binmek için az mı indik bu yollardan” diye düşündüm. Köy yerleri şehirlere göre yavaş değişiyordu. İyiki de yavaş değişiyordu. Sol taraftaki koca dut ağacı, hemen yanındaki sıralı yalaklar aynı duruyordu. Kimbilir kaçıncı gelişimizdi Şahnalı’ya. Ömrümüzün pek çok dönemine tanıklık etmişti bu köy. En çok da çocukluğumuzu bilir buranın dağları, ovaları, eski yıkık köy okulu… Mehmet abimlerin evine gelir gelmez, kardeşlerim ve Mehmet abimin çocuklarıyla soluğu eski köy okulunda alırdık. Sonra günü bir anda bitiren delice oyunlara dalardık. 

O oyunlardan sıyrılalı yıllar oldu. Tıpkı Raziye gibi. “Bizim kız”lardan biriydi Raziye. Mehmet abimin iki böceğinin yanında tek çiçeği. Şahnalı’daki çocukluk oyunlarımızın “körebesi”, “ortada sıçanı” da büyümüş, sözleniyordu artık. Çocukluktan sonra belki de doğup büyüdüğü yerlere vedanın ilk adımıydı bu haftasonundaki cemiyet. Biz, biz de ailecek oradaydık… Yeni hayatının başlangıcında Bizim Kız’ı yalnız bırakmadık.

Son derece keyifliydi arada bir görebildiğimiz akrabalarımızla beraber olmak. Lezzetli köy yemekleri, demli ocak çayı… Kıkır kıkırız her dakika. İnsanın böyle zamanlarda derdi tasası kalmıyor. Ya da belli insanlarla birlikteyken böyle düşünüyoruz. Ortadaki şahsiyet, e-vren günlüğü’nün bilinçli ziyaretçileri tarafından az çok tanınır: Ramazan Bey. Bey diyorum çünkü kendisi artık bir memur :)

Hayat değişiyor. Ya da değişmiyor, biz değişiyoruz.

Yazdığım bir konunun devamına sonradan yeni bir yazı eklemek adetim değildir ama Safiye Sultan, yazıyı yayına soktuktan saatler sonra Raziye’nin söz kurdelesini çantasından çıkartıp binbir tembihle bana verince bundan bahsetmek farz oldu. Dün akşam gençlerin sözü kesildikten sonra Safiye Sultan’ın ilk işi kurdeleden kesmek oldu. “Mümkün olduğunca kısa kes, Eylül’e yetişsin!” diye bağırınca da yüzümde bir flaş patlasa hayatımın en utanç fotoğrafı çekilmiş olacaktı sanırım :) Kurdele parçası az önce peçetenin içinden çıkartılınca yaşadığım hayal kırıklığını tahim edemezsiniz. Allah’ım bu istediğimden de uzun; değil 1 ay içinde 1 yıl içinde bile zor kısmet çıkar bu uzunluktaki kurdele yüzünden :) İşin şakası bir tarafa, bu batıl inanç doğru olsaydı yıllar önceki Alperen’in nişan kurdelesi bir işe yarar, şimdi evli barklı adam olurdum :) {Gerçi o gün 5 yıl sonra gerçekleşecek uzunlukta bir kurdele temennisinde bulunmuştum ama neyse} Nokta

e-günlük

İş Arıyorum! McDonald’s’ın Üst Katında Seni Bekliyorum!

-Brrrt brttt
Çakkıdı Çukkudu Şirketler Grubu, insan kaynakları departmanı, ben Meltem nasıl yardımcı olabilirim?
-Meltemcim merhaba canım benim…
Pardon? Kiminle görüşüyorum?
-Evren ben yahu. İş için aramıştım.

Immm anladım. Evren Bey, iş için yanlış dahili numarayı tuşladınız zannediyorum. Ben sizi ilgili arkadaşa yönl..
-O zaman iş başvurusu için aradım.
Üzgünüm. O da deği..
-İş ilanı için arasam?
-{Ufff} Peki. Ben birkaç bilginizi not edeyim. En son çalıştığınız şirket neydi acaba?
-Blogger’ım.
Ne logger?
-Yahu Mervecim..
Meltem efendim, adım Mel..
-Peki Meltemcim, blogcuyum. Yani internette yazarlık yapıyorum.
Nerede peki?
-E internetteeee
Adres olarak sormuştum?
-e-vren günlüğü
evren günlüğü?
-evren değil, e-vren! Merve ile Meltem arasındaki fark gibi!
Oh çok özür dilerim. Oradan ayrılma sebebiniz nedir?
-Ya ne bileyim Meltemcim. Her gün yazı yaz, yorumları kontrol et, onayla, tek tek teşekkür e.postası gönder. Özelden mesaj atanlar da cabası. Ben de insanım, benim de bir özel hayatım, bir ailem var :(
Ohh anlıyorum… Başka özel bir sebebi yok yani işten ayrılmanızın?
-İş deme! Blog iş değil, bir tutku, bir aşk, bir… bir… karşı konulamaz bir alışkanlık!
Yani?
-Şan, şöhret, ilgi, alaka… Kipa’ya gidince iligiden alış veriş yapamamak, McDonald’s’ta sevgi gösterilerinden hamburger yiyememek… Nasıl bir duygu sen anlayamazsın. Nereye kadar böyle…
Peki şimdi bizden ne istediğinizi tam olarak öğrenebilir miyim?
-Biz değil, ben demen yeterli…
Aaaagggg Eeevren, sen bi tanesin, bi tanesin. Tamam nerde saat kaçta buluşuyoruz?
-İş çıkışı, saat 18’de McDonald’s’ın üst katında buluşalım.
Oha yani Evren! Bu kadar olur!
-İş’te BuNu SeViYoRuM!

Blog bir sanattır, blogger bir sanatçı! e-vren günlüğü, bu konuda biraz inatçı :)

e-günlük

Mahalleyi Ayağa Kaldıran Olay

-Dıııt Dıııt
Efendim?
-Evren Bey merhaba, Hilton’dan arıyorum.
Aaaa buyrun?
-Otelimize kadar gelmiş, 7. kattan dönmüşsünüz. Okuyunca çok gücümüze gitti ve…
Ve beni tekrar orada görmek istiyorsunuz. Yanılıyor muyum?
-Iııı aslında biz 7. katta vakit geçirdikten sonra ayırttığınız kral dairesinde gecelemeden otelimizden ayrılmanızın sebebini öğrenmek için aramıştık. Memnuniyetsizliğinizi öğrenip, telafi etmek isteriz.
Pardon, ben kral dairesi mi ayırtmıştım?
-Beyfendi siz Evren bıla bıla değil misiniz?
Değilim! 

 

 

 

 

 

Karşı apartmanın herhangi katındaki evli çift, ocakta bebek mamasını unutup, gezmeye giderler. Bebek mamasının yanan ocakta unutulması dışında buraya kadar her şey normal. Mama yana yana, kabı erir ve bütün apartmanı pis bir koku kaplar. Öyle ki üst kattaki bayan bu koku yüzünden zehirlenmeye bile başlar. Sirenler, itfaiye araçları, polis arabaları, koşuşturan mahalle sakinleri, olayı henüz anlayamayıp balkona fırlayan apartmandaki diğer komşular… Mahallemiz birden kırmızı turuncu renklere bürünüp, kıyamet gününü andırır bir hengameye ev sahipliği yapmaya başlıyor. Emniyete edilen telefonun hemen ardından çok kısa bir sürede 4 itfaiye aracı, 5 polis arabası ve daha bir sürü sirenli, ışıklı araçlar apartmanın önüne doluşunca olayın vehametinden çok Aydın’daki asayişin neden berkemal olduğunu gözlerimle görebildiğimi düşündüm. Yangın çıkmamıştı ama geç farkedilseydi bir faciaya dönüşebilme riski de taşıyordu. Beni ilgilendiren polisin ve itfaiyecilerin 2-3 dakikada birden mahalleye doluşmasıydı. Bir ihbarı ciddiye alıp topyekün olaya müdahale eden emniyet güçlerini ve itfaiyecilerimizi tebrik ediyorum.

-Dııııt Dııııt
-Beni aradığından eminsen ben Evren!
Abi, Cengiz ben.
-Söyle Cengiz…
Öncelikle son yazın bir harika abi, yoru…
-Sadede gel Cengiz!
Pardon abi. Şey diyecektim: Hani bakkaldan, pazardan alışveriş yaparız da elimizde poşetlerle eve doğru gelirken yolda bir tanıdıkla karşılaşırız ya…
-Çok ilginç. Eeeee?
O tanıdıklar da elimizdeki poşetlere gözlerini dikerler, bizimle değil de poşette nelerin olduğuyla ilgilenirler ya, işte bu beni çok kahrediyor. Çok üzülüyorum, sinirleniyorum :(
-Cengiz, benden ne istiyorsun!
Hani diyorum abi, bu konu hakkında bir yazı kaleme alsan blogunda..
-Cengiz!
Efendim abi?
-Git, münasip bir köşede çömelip kendinden utan!
Tamam abi :(
-{ya sabır ya sabır}
Abi, son yazın gerçekten çok güz…
-Kapa kendini Cengiz!

Düğünlerde çokçadır az sonra bahsedeceğim kız tipleri. A bir de doğum günü partilerinde sıkça karşılaşabiliriz onlarla. Erkek arkadaşlarının içine düşen kızlardan bahsediyorum :) Geçenlerde görüş alanıma girdi bir tanesi. Gümbür gümbür müzik çalıyor, saç baş makyaj dört dörtlük yapılmış hanım kızımız nişanlısının koluna girmiş delikanlının gözlerinin içine baka baka şarkıyı söylüyor. Şarkıyı söylüyor ama resmen yaşayarak söylüyor. Şımarık tavırlar, yanağa kondurulan öpücükler arada bana da (!) gönderilen kaçamak bakışlar :) Dünyanın çivisi çıktı derler, çıktı da battı bir yerlerimize zaten :) Mekan kalabalık, anneler babalar var, bekar olup iç geçiren kızlar erkekler var. {Kendimi tenzi ediyorum :)} “Siz yiyemediniz, bak ben nasıl da yiyorum” der gibi, öyle sarmaş dolaş hareketler… Görmemişin sevgilisi olmuş, yalamış yutmuş hesabı, resmen çevresindekilere gösteriş yapan kızlara gıcık oluyorum!