Aralık « 2007 « …bir e-lektronik yaşam projesi

Bizim evin çaprazına bir subay lojmanı yapılmıştı. Orada nöbet tutan asker abilerle bol bol sohbet ederdik. Henüz ilkokul çağlarındaydık. Bazen evden yiyecek bir şeyler götürürdük onlara. Memleketlerinden uzakta, hasret duydukları kardeşlerinin, yeğenlerinin yerine geçerek onlara kısa süreli bir mutluluk yaşatırdık. Birgün farkettim, o asker abiler artık benden küçüktüler. Benim devremin üzerine kaç devre geçmişti. Üniversite, yüksek lisans derken “gün geldi” bu gün oldu ve ödenmesi gereken vatan borcunu ödeme sırası bana da geldi.

Vedalaşmak beni daha çok üzüyor, bu sebeple askere gidişimi saklayabildiğim kadar saklamaya çalıştım. Görev yerim belli olduktan sonra artık bu sır’rın önüne geçemedim. Pazartesi akşamı evimiz dolup taştı. Telefonlar susmadı. Haberi buradan ya da sonradan öğrenecek olanlar da lütfen hakkını helal etsin. Herkes hakkını helal etsin.

Çarşı izinlerinde fırsat bulduğumda yazıp yazmama konusunda kararsızım. Bunu zaman gösterecek. Ancak fırsatını her bulduğum an yorumlarınızı tek tek cevaplayacağımdan hiç şüpheniz olmasın. e-vren günlüğü’nün yönetimi, ben tezkeremi alana kadar sevgili Mustafa Pişirici‘de olacak. Yorumlarınız kendisi tarafından onaydan geçmeye devam edecek. Ayrıca bana doğrudan mesaj göndermeniz mümkün. İlk fırsatta cevaplayacağım.

Şimdilik Kısa Dönem olarak Elazığ’da olacağım. Sağlıcakla kalın… Saygı ve sevgilerimle…


Yaklaşık 1 yıl önce Harun‘un alışverişini yine birlikte yapmıştık. Bugün aynı şey için alışveriş sırası bendeydi ve yine beraberdik. Ama onun öncesinde ilk defa Harun’un yeni evinde yemekteydim. Bir gün öncesinde Deniz Feneri‘nin bana en güzel kazancı Yüksel abim, kardeşi ve annesiyle bizdeydi. Annesinin birbirinden leziz köy yemeklerini, meyvesinden ekmeğine kadar alıp gelmişlerdi. Gece yarısına kadar süren bol kahkahalı bir sohbetin içine dalmıştık. Bu eğlenceli gecenin sabahında İngilizce kursundayım. “Değil mi Evrencim” uyarılarının arasında dala çıka bir dersi geride bırakıyorum. Sonrasında başta belirttiğim gibi İncirliova‘da Harun’larda soluğu alıyorum.

Saat 19:00′da Bey Camii önünde eski sınıf arkadaşlarım Tarık, Fatma ve Hacer‘le buluşuyorum. Esengül Hanım, henüz ortalarda yok :) Galatasaray-Fenerbahçe derbisi umurumuzda değil. Esengül’ün de gelmesiyle ekip tamamlanıyor ve bize zamanı unutturan konulara dalıyoruz. Anlatacak ne çok konumuz birikmiş. Birkaç gün sonra bana zamanı unutturacak sohbetlere çok fazla ihtiyacım olacak.


{Aralık ‘07 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Acaba?
Keşke?
Çok Ayıp ve
Lütuf Ezberi

Bi “yanımdakiler” var, bi de “bir yanım” var… O “bir yanım”ı yanımdakilerin bazıları bilir anlar, bazıları içinse “bi şeydir” sadece. Bilenler için o “bi şey”, anlaşılan olduğu zaman mıdır bilinmez hep özeldir bana göre. Birileri değer biçince, anlıyor olunca mı kıymetli oluyoruz acep?

“Hayat ne verirse onu alırsın, yoğurur sindirir hayata geri verirsin” nasıl aptalca bir ezberdir ki hep bir şeyler almak olur motivasyonumuz. “Çok verici biriyim, hassaslığım, kırılganlığım da bundan” diye başlayan nutuklarda bir diğer ezberin aptal replikleridir. Zaman içinde hepimizin düşme olasılığı, bi gün öleceğimiz gerçeği kadar olası, tehlikeli bi ezberdir. Neyin alışverişindeyiz acaba? 

Aldığım (!) (zaman zaman maruz kaldığım) sevgiler kadarını verme hesabı peşindeyim büyüklerime son günlerde. Sevgileri o kadar önüne geçmişti ki her şeyin “ben” olma “benci” olma “o” yapma.. ya da her ne ise “iyi insan” yetiştirme çabaları, her zaman sevgilerinden ibaretti. Ne isterse(n)(m) o olabilir, yapabilirdim. Özgürdüm ya hani, bi o kadar da güçlü. Çünkü sevgiyle düşmüş ana rahmine, sevgiyle doğup büyütülmüştüm. Sonrası malum… “Benim” işte. 

Belki de tam da bu yüzden içim kaldırmıyo “ah ben ne çok aşık oldum” aşkını. Hiç dillenmese aşk. Günlük hayatın içine “tatlı tatlı” kılığına girmiş mevsim meyvesi gibi olmasa keşke. Kiraz mevsiminde mandalinaya ağzı sulanmasa keşke insanların “aşığım” derken. Kirazı mandalina sanıp, mandalina niyetine yemek olmasa keşke. Mandalina mevsimi gelince de yaygara kopmasa “işte beklenen en geldi” diye… Aşık mı oldun? aman yarabbi. O zaman tamam; Aşkın uğruna dillere destan fedakarlıklar yapabilir, bulunmuş (!) olduğun lütufları “aşığım ya ondan” zırvalığına sığınıp, önüne gelene her yerde zır zır anlatma çirkinliğini hak etmişsindir. Görevinizi çok iyi bellemiş, çalışmış, ezberleri yemiş yutmuşsunuz. Tebrikler, bu sınavı da başarıyla geçtiniz.

Halbuki “aşk” kisfesi altında “dillendirilen” her şey, insan olanın salaklığının gölgesinde kalıp, asla güneşe kurulup ısınamayacak bir ezberdir yine. Konuşulmamalı aşktan, aşkla gelenden… Çok ayıp çünkü. Biraz da basit. Gerçekten olduysa, o kadar güzelse seninse tekse yaşanasıysa… bırak. Kalsın öyle var etsin kendini geldiği gibi. Senin sanıp aşkı, vıcık vıcık etme hırsı niye? Şımarıklığın kime? Sen yaratmadın ki onu içinde. O geldi sana. Küçüklük masallarından, çizgi filmlerinden seziyodun onu, nasıl bişeye benzediğini. Geleni tanıdık sandığın anda da “a haaa işte buuuuu” dedin. Senin değil aşk. Kendinin o. Ne kadar dillendirmezsen o kadar senin ancak. Dillenenler çünkü, hep yem olup gidiyor “aldıklarımı veriyorum” hesabıyla geçen hayatın içinde. Onun sana geliyor olması var oluşuna bir lütuftur sadece, senin aşkına lütfun değil. Karşılaştığın yerde selamını verip kaldığın yerden devam et…

—-
2007′nin son MisAfiR KaLeM’i Neslihan ÖZTÜRK, 1980 doğumlu. Kendi deyimiyle “1999 yılında kendini bilmeye başlayan ve sürekli gülen” biri. 4 yıl Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda çalıştı. Şu an İstanbul Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmaları bünyesinde Eyüplü gençlerle bir sokak çalışması yapıyor. Kendisini sivil toplum sevdalısı olarak tanımlıyor.


Hani ben alışkın değilim gizli saklı işler yapmaya. Elime yüzüme bulaştırırım ille de her şeyi. Sayın cemaat, muhterem davetliler! Bildiğiniz üzere vasiyetimi armut’ların altına saklıyorum. Gün gelir lazım olur, açar açar okursunuz. Okur okur, kıkır kıkır gülersiniz.

Mehmet Ali Birand‘ın Türkçe yanlışlarını not etmekten bıktım, Ali Kırca‘nın kamera karşısındaki karizmasına hasta oldum, Okan Bayülgen‘in ses tonuna hayran olmaktan kendimi alamadım. Biri Bizi Gözetliyor sessiz sedasız biterken, “efsa efsane” diye yırtınan Öykü Serter‘e içten içe güldüm.

Pazar günü Çine‘de ablamlardaydım, pazartesi de bütün gün İzmir‘de. Arşivlemeler tamam, sık kullanılanların hepsi linkibol bankasında. Alınması gerekenleri de not ettim. Şimdi Hüss‘ün tabiriyle “yatcaz kalkcaz” hayatı öğrenmeye gitcez :)


Bu blogta ayları, yılları geride bıraktıkça yeni bir şeyler tecrübe ediyorum. Son aylarda çoğunuzun yorumlarına verdiğim e.posta cevaplarında da yazmışımdır mutlaka: Yazılarımı çoğu zaman kişisel fotoğraflarım tamamlıyor. Ama bunun yanında okuduğunuz yazıları “yorumlarınızın tamamladığı” gerçeğini de artık göz ardı etmek mümkün değil. Yıllar önce sessiz sedasız başlayan bir elektronik günlük macerasının pek çok ziyaretçi tarafından sahiplenildiğinin göstergesidir bazı kilit yorumlar. Hani sanki birgün yazmayı bıraksam, gözüm arkada kalmayacak. Sizlerin birbirini tamamlayan, yepyeni pencereler açan yorumlarıyla e-vren günlüğü sürüp gidecek.

Ben İyi Biri Değilim” yazısı, son dönemlerde yazdığım en “açık” yazıydı, doğrudur. Sinyallerini son birkaç yazımda verdiğim bir “hazırlanışın” içinde olduğum için yorumlara yanıt vermem biraz gecikecek. Şu sıralar sevdiğim insanlarla yüz yüze görüşmekle meşgulüm. Söz konusu yazıya yorum yazan herkese teşekkür ediyorum. Beni gerçekten çok mutlu ediyorsunuz; yüreğinize sağlık.