Monthly Archives

Ekim 2007

e-günlük

Milas’ta Deniz Dimdirek!

Dün akşam saat 22:00. Aykut, telefonda Milas’a ameliyata gideceğim, yol arkadaşı olursan 15 dakika sonra hazır ol diyor. “Tamamdiyorum. 22.30’da ilk defa Milas‘a doğru yola çıkıyoruz. Virajlı karanlık yollardan döne döne geniş bir düzlükte ışıl ışıl karşımıza çıkıyor Milas. 40 Bine yakın nüfusuna rağmen gecenin bir yarısı yine de ayakta kent. Otel soruyoruz, insanlar son derece samimi ve yardımsever. Milas‘taki ilk gece, merkezdeki bir otelde son buluyor.

DİMDİREK Git Abi!
Sabah otelin penceresinden kente bakıyoruz. Aykut bak, deniz şu sağ tarafta galiba. Çünkü yol dümdüz o tarafa doğru uzanıyor diyorum bilmiş bilmiş. Sol karşımızda kocaman bir dağ var, muhtemelen deniz öbür tarafta diye düşünüyoruz. Az sonra öğreneceğimiz gerçekten henüz haberdar değiliz. Milas 75. Yıl Devlet Hastahanesi‘ni bulmak için erkenden yoldayız. Hava bulutlu ve serin. Yol sorduğumuz herkes yine içten, yine yardımsever. Bir ilköğretim öğrencisine yanaşıyoruz arabayla: Devlet Hastahanesi ne tarafta?; Abi bu yoldan dimdirek gidin! Yeni bir kelime duymanın şaşkınlığı ve Milaslı öğrencinin kendine has ağız özelliği dimdireksözcüğünü bütün gün dilimize dolandırıyor. Dimdirek gidiyor, iniyor, dönüyoruz. Bizim dümdüz, dosdoğru ifadeleri Milas‘ın kendine has ağzında dimdirek‘le karşılanıyor. Dimdirek diye diye kahkahalar atıyoruz.

Milas’ın Denizi Nerede?
Sabah denizin bulunduğu yeri tahmin etmeye çalışırken Milas‘ın denize kıyısı olmadığı gerçeğinden haberim yoktu. Aykut’un da öyle… :) Denizin ne tarafta olduğunu sorduğumuz hastahane bahçesindeki amca Hangi deniz? diye ayrı bir soruyla karşılık veriyor bize. Abi Milas’ta kaç deniz var ki? diyoruz :) Meğer en yakını 11 km mesafedeki Güllük denilen bir yerleşim yerindeymiş.

Dünya değil Milas daha küçük olunca hastahanede Aytül‘le karşılaşıyoruz. İlk başta ikimiz de acaba o mu? şaşkınlığı içinde cep telefonlarına sarılıyoruz. Aytül ve ben aynı anda İlknur‘a mesaj atıyoruz: Gördüğümüz doğru mu? Aytül mü Milas’taki? Evren Milas’ta mı haberin var mı İlknur :) Neyse meğer ben Evren, o da Aytülmüş :) Gördüğüm en sevecen, hoş sohbet yaşlılardan bir tanesiyle, Aytül’ün babaannesiyle tanışıyorum. Epey sohbet ediyoruz. Aykut’un işleri bittikten sonra Milas’ın bir çay bahçesinde çay içiyoruz beraber. Sonra Aytül’le Aydın’da tekrar görüşmek üzere vedalaşıp Aydın’a geri dönüyoruz. 

Milas yolculuğu sayesinde böylece iki yeni bilgi edinmiş oldum: Dimdirekdiye yeni bir kelime ve Milas’ta deniz olmadığı gerçeğini :)

e-günlük

Testere Saw 4 Bilmecesi

Bahsini daha önce ettiğim yeni ingilizce kursuna dün sabah başladım. Saat 13’te kurstan çıkıp, saat 15’teki “Teröre Hayır” yürüyüşüne katıldım. İlknur, Ziya, Hüss oradaydık. Akşam da sinemaya bilet aldık. Aylardır büyük bir merakla beklediğim Testere serisinin 4. bölümünü seyretmek için sadece dakikalar kalmıştı :)

Testere öldü. Ama buna rağmen ardında yepyeni bir oyun bıraktı. Zaten filmin en ilgi çekici yanı da yine iç gıcıklayıcı bir sloganla girdi vizyona: Asıl Oyun Şimdi Başlıyor! İşkence görüntülerinin sinema teknolojisi ve insan zekasıyla bütünleştiği muhteşem bir seri Testere. Diğer bölümlerinde korkudan gözümü açamamıştım ama bu son bölümü gözümü kırpmadan seyretmeye karar vermiştim. Her bir bölüm, kendisinden önceki bölümden daha üst seviyede korkunç olunca SAW 4 için de beklentim oldukça fazlaydı. Daha çok oyun, daha çok işkence, daha çok bilmece ve zeka… Belki de fazla bir beklenti içinde olmaktan kaynaklanan bir “az beğenmişlik” içinde çıktım salondan. Diğerlerini korkudan seyredememişken, Testere 4’ü hiçbir karesini kaçırmadan seyretmiş olmak sanırım beni biraz rahatsız etti. Olaylar zinciri bir bir çözülüp, geçmiş bölümdeki soru işaretleri 4. seride açıklığa kavuşturulunca, “artık bundan daha fazlası olamaz” dedim. Oysa SAW’ın yönetmeninin dünya seyircisine yeni bir armağanı vardı: Asıl şimdi başlayan oyunuyla Saw 5! Benim için Testere, seyrettiğim en muhteşem gerilim filmi. Merak uyandırıcı, insanı kitleyen, zekasına hayran bırakan ve aslında iyi ile kötünün sorgulamasını yapıp burada verilmeyip öbür tarafa kalan ilahi cezalarımızın azabını düşündürten akıl almaz sinema şöleni.

e-günlük

Aydın’da “Teröre Hayır!” Yürüyüşü

Aydın‘da geçen hafta 50 BİN kişi terör eylemlerini protesto için sokaklardaydı. Aydın Şehit ve Gazi Aileleri Dayanışma Derneği‘nin öncülük ettiği ve günlerdir duyurusunu yaptığı “Teröre Hayır” yürüyüşü de bugün gerçekleşti ve 20 BİN insan yollara döküldü. Adnan Menderes Üniversitesi oradaydı. Aydın Belediyesi oradaydı. Aydın’ın sivil toplum kuruluşları oradaydı. Liseli gençler, üniversiteliler, dershaneden çıkıp gelen gençler, kadını erkeği, bebeği oradaydı. Aydın’da bugün balkonlardan pencerelere, direklerden eldeki bayraklara kadar yer gök kırmızı beyazdı.

Atılan sloganlar da anlamlıydı, tutulan alkışlar da… Akademik ünvana sahip insanıyla Aydın’ın sıradan insanı belki de tarihinde ilk defa böylesine bütünleşmişti. Aydın’ın ekmeğiyle suyuyla beslenen onbinlerce insan omuz omuza tek bir amaç için göz göze, yürek yüreğe geldi. İnsan seli öylesine uzundu ki Adnan Menderes Bulvarı‘nı boydan boya yürüyüp geriye dönen insanlar, kortejin diğer ucuyla karşılaşıp birbirini alkışlıyordu. Aydınlılar, çok ender rastlanan bir sahneye tanıklık etti bugün. Gezip tozmanın, eğlenmenin dışında o Bulvar yolunu bu vatan için birlikte arşınladı, birbirlerini alkışladı.

Ne Mutlu Türküm Diyene! sloganlarıyla inledi dört bir taraf. Biz Efeyiz, PKK’ya yeteriz! diyerek Kurtuluş Savaşı yıllarına gönderme yaptı yeni nesil Aydın Efeleri. 26 yıllık hayatımda eşine az rastlanır böylesi bir duyarlılığa tanık olmanın gururunu yaşadım. Bugün burası AYDIN, Burası TÜRKİYE oldu!

e-vreniyyat

BİRER YABANCIYIZ

Şu an bulunduğumuz durumda hepimizin etkisi vardı. Hepimiz sorumluyduk yaşadıklarımızdan. Yalnız kalamadık bir türlü. Kendi kendimize bir hayat yaşayamadık.

Anlatmak istediğim toplumun genel yapısı değil. Büyüklerin yanlış müdahale ve yönlendirmeleri yüzünden koptuk, soğuduk, uzaklaştık birbirimizden. Gözden ırak, kendi kendine hayatlar yaşamayı tercih ettik.

En yakın arkadaşlarımız listesinde adlarımız yer almadı. Oysa çocukluğumuzun hatıra defterlerine tam aksi notlar düşülmüştü. Sahip olduğumuz ortak değerler o çocukluk yıllarımızda yaşandı, kaldı zaten.

Şimdi bütün bağlarımız ve ortaklığımıza rağmen, büyüklerimizin bu dünyaya armağan ettiği birer yabancıyız.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük

İnternette Fotoğrafınızı Başkalarının Kullanması

Yazılarımın farklı sitelerde farklı isimlerin imzasıyla yayınlanmasına {hadi çalınmasına da diyelim} şahit oldum da… Fotoğrafımın bir başkası tarafından kullanıldığına ilk kez şahit oluyorum. {Bu riskin her zaman devam ettiğini biliyorum. Açıkcası şaşırmadım böyle bir olaya.}

Bugün gelen e.postada bir arkadaşlık sitesi üyesinin profil fotoğrafında benim fotoğrafım olduğu yazıyordu. Söz konusu siteye girip üye oldum ve verilen rumuza baktım. Ah be amcam! 38 yaşında birisin, ne diye kalkıp 26 yaşında bir delikanlının fotoğrafını kullanırsın :) Akla mantığa sığar mı? Hani beğenmişsin fotoğrafımı, almışsın teşekkür ederim de “tüm insanlarla çabuk kaynaşır, onları çözerim” demeyecektin be! Bilmeyen de beni öyle girişken, dost canlısı biri zannedecek(ti)

Neyse, haberin doğruluğundan emin olduktan sonra site yetkililerine durumu bildirdim ki kendileri hemen dostrainman rumuzlu amcamızın üyeliğini sonsuza dek iptal ettiler :) Sanal alemde yüzlerce fotoğrafını yayınlama cesaretini gösteren biri olarak bu tür risklere hazırlıklıyım. Benim fotoğrafımı kullanan ya da kullanmaya yeltenecek olan arkadaşlar: Yasal haklarımı zaten kullanırım da bari ben ya da tanıdıklarım sizi yakalayana kadar fotoğrafımla ilişkili profillere adam akıllı özellikler ekleyin :) Bak orda “çiçek gönder” yazıyor, çiçek gönderin bana bakayım :)

e-günlük

Bir Perşembe Yazısı

Yılda iki defa faranjit olmaya alıştım artık. Her zaman aynı iğrenç espri: “Öğretmen olamadan, hastalığını oluyorum” :)

Bağışıklık sistemim hepten zayıflamış artık. Ne kadar yavaş iyileşiyorum. {Hoş iyileşiyor muyum o da belli değil ya!} Neyseki sesim yerine geldi :)

Tam iyileşemediğim için İstanbul’a gitmekten vazgeçtim. {Salih’a senin sözünü dinlediğim için değil :) }

Bu cumartesi yeni bir ingilizce kursunda yeniden ingilizce öğrenmeye başlıyorum :) Yıllardır 2 insan olmayı beceremedim. Bu defaki kurs çok iddialı sözlerde bulundu.

Şu kalorifer böceği dedikleri sarı bir böcek var ya. Ben onları öldürmeye kıyamıyorum. Bir de uçmaya başlamış bunlar. Mutasyona mı uğradılar ne. Karıncaları da seviyorum ama uyuz da oluyorum onlara. Neden gidip gidip su yığını olan yerlere giderler. Strese giriyorum boğulacaklar diye. Peçeteyle alıp kurtarıyorum, yok yine suyun içine girip ölmeye çalışıyorlar. Anlamadım gitti :)

Seda Sayan, Padişah Halı reklamlarında “Eeee Sultanlara Yaraşır Halı” diyor. Türkiye’de kaç kadın sultan? Ya da kaçı sultan standartlarında bir hayat yaşıyor. Hadi onu da geçtim. Kaç kadın “Sabahların Sultanı” diye program yapabiliyor ki… Hal böyle olunca reklam sloganından da şu sonuç çıkıyor: “Sadece Seda Sayan’a yaraşır halı!” Siz gidin Merinos kullanın, sıradan ev hanımlarına yaraşır halı :)

e-günlük

Tehlikeli Oyunlar / Oğuz ATAY

Ön Söz yazarının “…okumak üzere olduğun için seni ne kadar kıskandığımı…” diye söze başladığı Tehlikeli Oyunlar‘dan bir alıntı:

“…Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Kuru üzüm ve incir yetişir. Önce ıslak yemişler yetişir. Onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. İngiltere’ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. Biz, o gerçeklerden kendimize göre gerçekler yetiştirmeğe çalışırız. Son yıllarda, kuru üzüm ve incirin yanısıra, köylü de göndermeğe başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye) başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler. Halk müziği göndeririz; şoför plağı gönderirler, aranjman gönderirler. Az gelişmiş ülke göndeririz; yardım gönderirler. Zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz; çadır ve heyet gönderirler. Asker göndeririz; teşekkür gönderirler. Binbir zorlukla yetiştirdiğimiz değerler göndeririz; dış ülkelerde çalışan yabancılar istatistiği gönderirler. Gerçek insanlarımızı göndeririz; bize ordan mektup gönderirler.”

s. 112 Kaynak: Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay, İletişim yay. 1994, 474 S