Monthly Archives

Eylül 2007

e-günlük

Beş Şehir, Eğil Dağlar, Bir Kapı Önünde, Suç ve Ceza

Beş Şehir – A. Hamdi Tanpınar: Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul, Ahmet Tanpınar’ın Beş Şehir adlı eserinde ölümsüzleşiyor. Tanpınar’ın en önemli eserlerinden biri Beş şehir’de özellikle Bursa’da Zaman kısmı şairene bir üslupla işlenmiş. {Milli Eğitim Basımevi 1972}

Eğil Dağlar – Y. Kemal Beyatlı: Günümüzde yabancı sermayeli büyük alışveriş merkezleri mahalle aralarına bile girip, bakkalların kapanmasına sebep olurken ve biz artık pikniğe, yürüyüşe gitmek yerine dev alışveriş merkezlerinde dolaşmayı tercih ederken Yahya Kemal, yıllar önce İstiklal Harbi yazılarını topladığı Eğil Dağlar’da bu konuyla ilgili yazdığı yazı ne kadar güncel:

İnönü askerlerinin yaralarını sardırmak için yüz seksen beş bin lira veren bu halk bir maaş aldı mı hemen Yunan bakkallarına, Yunan mağazalarına koşar, bir aylık maaşın yekunu olan bir milyon iki yüz bin lirayı hemen de her ay, Yunanlılara cephane yetiştiren Yunan teşkilatının eteğine döker.

…Bozdoğan Kemeri semti tamamıyla müslümandır. Orada karşılıklı dört bakkal dükkanı var: İkisi Türk, ikisi Yunanlı. Yunanlı dükkanlar makine gibi işliyor. Girenin çıkanın haddi yok, müşterilerin hepsi de müslüman. Karşılığındaki Türk bakkallarına bilakis kimseler uğramıyor…
{Eğil Dağlar, “Ramazanla Beraber, s.110-113”, MGSB Yay. 1988 İst.}
Bir Kapı Önünde, Özdemir Asaf: Epsilon Yayınları Özdemir Asaf’ın 5 kitabını “Bir Kapı Önünde” ismiyle tek bir kitapta toplamış. Dünya Kaçtı Gözüme, Sen Sen Sen, Bir Kapı Önünde, Yumuşaklıklar Değil ve Nasılsın adlı kitaplar bu eserde yer alıyor. Özdemir Asaf’ın şiirlerinin pek çoğunda kendimi buluyorum. Beğenmediğim şiiri çok azdır. Kısa yazar, çok şeyi ifade eder. Kendi bahçesinde dal olamayanın biri / Girmiş bahçeme ağaçlık taslayor der Bakı’da. Beni öyle bir yalana inandır ki, / Ömrümce sürsün doğruluğu diyerek sarsar insanı Bağlı’da. {Bir Kapı önünde, Özdemir Asaf, Epsilon Yay.}

Suç ve Ceza, Dostoyevski: En önemli dünya klasiklerinden birini ancak okuma fırsatı bulabildim. 2 ciltlik eser akıcı olmasına akıcı da yayınevinin baştan savma çevirisi, editörün doğru dürüst metin kontrollerini yapmaması yüzünden çok fazla kelime ve cümle yanlışıyla dolu. Hal böyle olunca bu kadar önemli bir eseri Kumsaati Yayınlarından okumak büyük bir işkence oluyor. Raskolnikov’un iki cinayet işleyip, yıllarca kendisiyle yüzleşmeye çalışması insanı içine kolaylıkla çeken psikolojik bir savaşı andırıyordu.

e-günlük

Aydın-Ankara-Afyon-Aydın

27 Eylül perşembe günü sabah 8’de Ankara‘ya doğru yola çıktım. Ve bugün saat 18’de Aydın’a ayak bastığımda geride 25 saati şehirlerarası otobüslerde geçen yorucu bir yolculuk bırakmıştım. Başka bir şehirden gelip Aydın’ın havasını soluduğumda yeniden doğduğumu hissediyorum. Bunu bugün yine yaşadım.

Ankara’da kuzenim Arif‘le birlikteydik. Kızılay’da servisi çok ağır bir yerde oruç açtık. İftar çadırına gitmek istedim önce. Kuzenimle yola düştük ama iftar çadırındaki uzun kuyruğu görünce bu hevesimden vazgeçtim. 9 saatlik yolculuktan sonra iftar çadırında kuyruk beklemek zor geldi. Yemekten sonra Kocatepe Camii‘ndeydik. O ne ihtişamlı, güzel bir ibadethaneydi öyle… Kocatepe’nin ışıklandırması, tepeden tam ortaya sallanan büyük küre şeklindeki avizesi en çok dikkatimi çeken özellikleriydi. Yan taraftaki kitap fuarını da gezip metroya doğru yola koyulduk. Arif, metroya nereden nasıl bineceğimi anlattı. Bir süre daha Ankara metrosu işime yarayabilirdi :)

Cuma günü iftarı Afyon‘da Fatih’in yanında yapmak istediysem de bu amacıma 35 dakika geç kavuştum. Otobüs firmasının azizliğine uğramıştım ve Fatih de mecburen çoktan karınını doyurmuştu. Ama Yeşil Cami’nin yanındaki parkta çay içme zevkinden de geri kalmadım.

Anlatılması gereken çok şey yaşadım. Pek çoğu ailemle paylaşıldı zaten. Bir de yaşanıp yazılamayanlar var ki asıl merak konusu da bu oluyor :) Ankara’da amcamın torunu Arif’le, Afyon’da liseden sınıf arkadaşım Fatih’le birer gün geçirdiğimi notlara düşmekten başka bir şey yapmıyorum şu an. Haftaya yeniden Ankara’da olacağımı da not edip kafaları iyice karıştırabilirim. Yorgunum, yol yorgunu…

e-vreniyyat

YIKILIR DAĞLARIM

Güvendiğim dağlara kar yağar, yıkılır dağlarım. Ummadığım taş baş yarar, dost bildiklerim dağılır. Yıkılır dağlarım, yaslanıp güvendikçe. Dağılır dost bildiklerim, candan öte sevdikçe.

Her şeyi özetlemek bir iki cümleyle kolaydır da… Çekilen acıyı dile getirmek, söküp atmak yürekten ne mümkündür! “Hayatta her şey yalan senden başka” der, yılan misali içindeki nefret. Sağ tarafı gönlümün, öyle demez inatla. Akıl almaz, aklım almaz, kimse anlamaz gönlümden dökülen sözlere, bütün bunlara rağmen:

Sen olmasaydın burada
Burası olmayacaktı hayatımda.
Sen olmasaydın hayatımda
Ne çok şey eksik kalacaktı dünyamda!

Sen yoksun ya şimdi burada… ben tutunamıyorum hayata… Sen soluk olmuyorsun ya bana… boğulacak deniz bulamıyorum çalkantılarımda… sensiz, nefessiz, dağsız, dalgasız, dostsuz… yıkılıp gidiyorum!

Not: Yukarıdaki yazı ünlü radyo programcısı Nur Şentürk tarafından Temmuz 2009’da seslendirildi ve videoblog olarak {şu sayfada} yayımlandı.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

e-vreniyyat

Ne Büyük Bir Savaş, Bu Savaş!

Ey Sevgili!
Acizim, zavallıyım… Ah bir bilsen ne çok mutsuzum! Alıp başımı gitme imkanım olsa çekip gitmez miyim… Unutmaz mıyım her şeyi, unutturmaz mıyım herkese kendimi.

Ey Sevgili!
Ne büyük bir savaş bu savaş. Sanki ömür boyu sürecek bir mücadele… Düşman dediğim ne ki? Düşman desem kimse inanmaz. Merhamet timsali, cennet vaadli kara bir yılan!

Ey Sevgili!
Ağla ağla nereye kadar? Anlatmakla bitmiyor, anlamaya çalışmak yetmiyor. Büyük bir sabır sınavı, ağır bir cehennem provası. Herkes her istediğini söylememeli, konuşma kabiliyetini verdin diye susmayı unutmamalı.

Nasıl yürünür bu yolda Ey Sevgili, nasıl yürünür… Adımlarıma adım katacak güç, yüreğimi ferah tutacak destek yok. İnsanı rezil de vezir de eden bitmek tükenmek bilmeyen bir kin… En güzel isme sahip ama yüreğinde merhametin zerresi yok! Zincirlere dolanmış her yanım, urganlara sarınmış kollarım. Bir söyleyip bin ah işittiğin çirkin mi çirkin bir sınava mecbur benim hayatım!

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük

TESTERE GERİ DÖNÜYOR!

Şüphesiz dünya sinema tarihinin en korkunç filmlerinden biri Testere. Ve bir solukta seyredilip devamı da beklenen serilerden biri… Testere 3‘ü seyrettikten sonra Testere 4‘ün de çekileceğini [anlamıştım.] Büyük bir merakla beklediğim dünyanın en korkunç filminin 4. seri fragmanı YouTube’ta yayınlanmaya başladı. Testere, bütün vahşeti ve heyecanıyla dördüncü kez beyaz perdeye geri dönmeye hazırlanıyor. 

Bugüne kadar seyredip de etkisinde en çok kaldığım ve senaryodaki zekaya hayran kaldığım ender filmlerden olan Testere’yi ilk “öylesine bir film” olarak Sevil‘in sayesinde bilgisayarda seyretmiştim yıllar önce. Filmin ikinci serisini de Haktan‘ın bilgisayarından seyretmek kısmet olmuştu. Üçüncü seriyi sinemada seyretmeliydim mutlaka. Görüntüler öylesine korkunçtu ki para verip de “korkudan bakamayarak” seyrettiğim tek film oldu :) Ekim ayının son haftası Amerika’da gösterime girecek olan Testere 4’ün ilk 4 dakikası internette dolaşmaya başladı bile. Dört dakikalık bu görüntüler, Saw’ın ününe yakışır yeni bir seriyle geri döneceğinin en büyük kanıtı şimdilik.

e-günlük

İftar Soframızı Huriye Teyzemize Taşıdık

Ramazan’ın ikinci haftası da iftarı yaşlıların ayağına götürmeye devam ettik. Yine yemekten tatlıya, meyveden ekmeğe kadar iftarlıklarımızı alıp, bir teyzemizin sofrasını şenlendirmeye çalıştık. Bu Cuma bize evinin kapılarını açan, iftarımızı kabul eden Huriye Teyzemizdi. Dün akşamki konumuz genelde “kim çocukken neyi yuttu, nasıl çıkarıldı” idi. Sevil’in dişçi koltuğundayken yuttuğu dolgu makinesi başlığını ve kargoyla biten macerasını duyunca kulaklarımıza inanamadık, gülme krizlerine girdik :)

Evine misafir olduğumuz yaşlılarla yaşadığımız iftarı kaleme alırken özel yaşamlarının ayrıntılarına girmemeye özen göstermekte fayda var. Ancak, birbirinden mükemmel iki evlada ve kendisine çok düşkün torunlara sahip Huriye teyzemizle güzel bir akşam geçirdiğimizi, güle oynaya sohbetler ettiğimizi belirtmek yeterli olacaktır. Önemli olan da gençliğin rüzgarına kapılıp etrafımızdaki yalnız yaşayan ya da yaşlılığıyla başbaşa kalan büyüklerimizi -en azından Ramazanlarda- ihmal etmememiz gerektiği mesajını verebilmek.

Üniversiteyi kazanan Fatih bu gece -tam da doğum günün olan 22 Eylül’de- Edirne’ye doğru yola çıkıyor. Biz de Ziya ile birlikte Fatih’in son gecesine misafir olduk. Sahura kadar oturup İlknur‘un birbirinden lezzetli böreklerini yedik. Artık bir üniversiteli olan Fatih, bundan böyle 4 yıllık bir Trakya Üniversitesi macerasına başlıyor. İnsan bir taraftan emeklerinin karşılığını alan Fatih için sevinirken diğer taraftan da artık eskisi gibi her istediğimizde bir araya toplanamayacak olmamızın can sıkıcı gerçeğine üzülüyor. Eğitim ve istikbal her şeyden önemli. Bu gece Fatih’i Edirne’ye doğru yolcu ederken, yepyeni güzel bir hayata ve yeni dostluklara da uğurlamış olmak için dua edeceğiz.

e-günlük

Aydın’da Ramazan

Aydın‘a Ramazan uğramaz mı? Uğrar elbet. Ramazan, dünyanın her yerine uğrar, nuruyla serilir yeryüzüne. Ama bazı yerlerde daha çok hissettirir kendini. Çünkü o topraklardaki insanlar daha bir hissederek yaşarlar / yaşatırlar Ramazan’ı.

Aydın Belediyesi yıllardır Ramazan çadırı kurmuyor. Ama 7 Eylül Aydın’ın kurtuluş kutlamalarında Bülent Ersoy ve Deniz Seki‘ye tonlarca para ödemeyi ihmal etmiyor. İki üç havai fişek atıp Aydın’ın kurtuluşunu ihtişamlı bir şekilde kutladığını zannediyor. Oysa bizim insanımız Bülent Ablalarını Star Tv ekranlarından daha güzel ve rahat seyredebiliyor :) Aydın Belediyesi neden Ramazanları ve 7 Eylül kutlamalarını böyle ihmal ediyor? Bunun iki cevabı olabilir: Ya Belediye başkanından kaynaklanıyor -ki en yüksek ihtimal budur- ya da bu konularda yeterli bilince sahip olmayan bir ekibe sahip.

Yanı başımızdaki Denizli şehircilik anlamında aldı başını gidiyor. Denizli Belediyesi iki dönemdir şehri sanki terz yüz edip sıfırdan inşa etti. Her yıl, iftar çadırları, Ramazan sokakları, meydan eğlenceleri ve diğer etkinliklerle kendisine oy ve vergi veren Denizli halkına unutamayacağı Ramazan akşamları yaşatıyor.

Neden Zengin ve Fakir Aynı Sofrada Yemek Yemesin?

Her şeyi belediye(ler)den beklemek elbette ki yanlış. Geçen yıllarda Turistik Park bahçesinde kurulu olan Genç İşadamları’nın iftar çadırı bu yıl nedense yok. Bu Ramazan sadece Menderes Park’ın bahçesinde Türk Kadınlar Birliği’nin küçük bir iftar çadırı var ki onları tebrik etmemek mümkün değil. Koca şehirde Ramazan’ın geldiğini camiilerde asılı olan afiş ve Türk Kadınlar Birliği‘nin iftar çadırından anlayabiliyorsunuz. Aydın neden bu konuda zayıf, zenginler neden bu konuda duyarsız anlamak mümkün değil. İftar çadırını sadece belediye kuracak diye bir şart yok. Ve o çadırlara sadece yoksullar gidecek diye de bir zorunluluk… Önemli olan zengini ve fakiri aynı masada aynı amaç için bir araya getirebilmek, toplumsal kaynaşmayı sağlayabilmek.

Ramazan’ın birinci haftasını geride bırakıyoruz. Aydın’ın Atatürk Meydanı’nda sözde Ramazan panayırı kurulmaya başlanmış. Magazin kültürünün ünlü isimleri için günler öncesinden dev platformlar kurulup hazır ediliyorken, belediye kendisine oy veren ve vergi ödeyen halkına ağız tadıyla bir Ramazan yaşatamayarak haksızlık etmiyor mu?