Ocak « 2007 « …bir e-lektronik yaşam projesi

İki bayram devirdik bu ayrılığın üzerine. Yeni soluklar aldık, eski nefeslerimizi verip. Gözüm hep o yokuşta oldu. Kulağım, kapının ardında. Nefretime kapılıp, gururuma yenilip aramadığım gibi seni, sen de yağmur olup tek bir damla bile yağayım demedin yüreğime.Ben bakardım zaman zaman böyle. Beş kişi anlarsa söyleyemeyip de anlatmak istediklerimi, onların içinde mutlaka sen de olurdun. Eksik yürümek, yürürken sendelemek, sendelerken tutunacak bir dal, dayanacak bir dağ bulamamak nedir, yaşıyorum aylardır.

Başım düşse de çoğu zaman yere, duymak istemediğim sesin çınlıyor kulağımda: Haklıymışsın, sen bunları kaldıramıyormuşsun!

Aslında ben ne çok şeyi kaldırdım hayatta. Hepsine şahitsin birebir. Bilmem kimlere haddini bildirdiğimi anlatır dururdun birilerine de ben mahçup mahçup beni övmeni seyrederdim.

Şimdilerde neler geçiyor kafanda benimle ilgili kimbilir. Gözlerim bazen takılıyor o yokuşa. Telefonumda sırf senin için ayarladığım melodi çalsın diye ne dileklerde bulunuyorum. Aramadığım gibi aramayacağını da biliyorum. Eskisi kadar acımasa da içim, kalbim ilk günkü kadar kırık olmasa da hala yasaksın bana sen.

İki bayram devirdik, küçük bir tebessüm dahi olmadan aramızda. Eller kutladı da bayramlarımızı hatta sarılıp öptüler de bir tek biz sarılıp ağlaşamadık seninle. Aramaya hiç niyetlenmedim seni, bu bayram. Gözüm telefonda, ararsın diye çok bekledim. Anlayacağın olmayacak duaya amin dedim. Unutur gideriz zamanla. Zaman her şeyi unutturmuyor mu zaten. Senin hayatında yeni “ben”ler, benim hayatımda ender “sen”ler gelip gidiyor nasıl olsa.


AYNI GİBİ GÖRÜNSE DE BİRBİRİNDEN FARKLI

İKİ KAHVE FİNCANININ HİKAYESİ MİDİR BU HİKAYE

Bir öksüzün gözyaşlarıdır bu yazı. İki kahve fincanı yalandır. Kahve bir bahanedir, hepsi birer yalandan ibarettir. İçilen hiçbir kahvenin kırk yıl hatırı yoktur; atalar böyle uydurmuştur.

“Yüz, yüreğin aynasıdır.” diyenler yalan söylemişler. Göz gördüğüne, gönül sevdiğine inanırmış; saçmalıkmış. Yüz yüze sevilir ama sırt sırta veril{e}mezmiş. İnsan, bir sevdi mi sürüm sürüm sürünürmüş. İnsanoğlunun en büyük şanssızlığı, sevdiğinin onu sevmemesi, onu seveni de kendisinin sevememesiymiş.

Sımsıkı sarılmış iki kahve fincanı birbirine. Biri, “ben yarım büyüdüm.” demiş. “Annem bırakıp gitti, hiç arayıp sormadı beni.” diye dert yanmış. Ölmeden mezara girmiş kahve fincanı, hayatta tek başına yol almış. Elden ele dolaşmış, fallara aracılık etmiş, insanlara umut dağıtmış, kabaran yüreklere ferahlık getirmiş. “Ama” demiş kahve fincanı, “bir tek kendi yüreğimin feryadını susturamadım!”

“Sus!” demiş diğer kahve fincanıı. “Ben de bir kolum olmadan nefes aldım bu hayatta. Annem gerçekten de öldü benim. İstemese de terketti beni. Ölmeseydi ama seninki gibi arayıp sormasaydı keşke beni. Yeter ki yaşıyor olduğunu bilseydim.” demiş. O da, fincan olalı, içi sıkılanları mutlu etmiş, elden ele dolaşmış, umutlarını yitirenlerin gönüllerine su serpmiş.

“Yıllardır aradığımız, aslında birbirimizdik.” demiş her iki fincan da. Telveleri dibe çöker, yeniden köpüklenir, yıkanır, tekrar ilk günkü tazeliklerini kazanırlarmış. Boşaldıkça kahveyle dolar, doldukça da insanlara yeni hayaller sunarlarmış. Ve biri terkedilmiş diğeri öksüz iki kahve fincanı kol kanat germişler birbirlerine. Yarım büyüyen, annesi tarafından terk edilen fincan böyle söz vermiş yetim fincana: Sana sahip çıkacağım.

Gün gelmiş, hayatının en büyük darbesini yemiş öksüz fincan. İnsanoğlundan görmediği kötülüğü kendi canından görmüş. “Annesizlik nedir bilemezsin” diye ağlayan terkedilmiş fincan, sorgusuz sualsiz, sessiz sedasız terk etmiş büyük sözler verdiği öksüz kahve fincanını. O günden beri bir daha hiçbir fincanla yan yana gelememiş öksüz fincan. Artık kimseye fallarıyla umut dağıtmamış, bütün yürekleri kabartmış, gözyaşları göstermiş, bütün kısmetli balıkları telvelerinin arasında saklamış. Yüreğinin acısı hiç dinmemiş, göz yaşı hiç kurumamış. Öksüz fincan anlamış ki; yüz, yüreğin aynası değilmiş.

{Fotoğraf Çekim: Evren / İzmir Kızlar Ağası Hanı / 12.02.2006}


Deniz‘in doğum gününü kutladık bizim “dost tayfası” ile. Detaylara girmeden önce yandaki fotoğraf karesinde yer alanları tanıtmak istiyorum: Sol baştaki bana hiç benzemeyen kardeşim Ziya. Sosyoloji son sınıf öğrencisi. Yanındaki, doğum gününü kutladığımız kız arkadaşı Deniz. O da matematik son sınıf öğrencisi. Deniz’in yanındaki, yani soldan üçüncü arkadaşımız İlknur. Ziraat son sınıf öğrencisi :) İlknur’un yanındaki Ozan. Ayrıca Deniz’in kardeşi. Fen Lisesi’ni bu yıl kazandı. Biz ona “dahi çocuk” diyoruz. Çünkü bütün deneme sınavlarında ya il ya da Türkiye derecesi yapardı. OKS’de de öyle oldu zaten :) Ozan’ın yanındaki Fatih. Aynı zamanda İlknur’un kardeşi. Bana benzeyen ender insanlardan biri. Fatih’in yanında (tabi benim de yanımda) oturan en küçük kardeşim İbrahim. Muhasebe son sınıf öğrencisi :) Hem profesyonel bir Efe hem de semazendir kendileri.

Bu ekip çok sık bir araya geliriz. İlknur bizi çok güldürür. Benim sık sık enerjim düşer, o da tam aksine bitmez tükenmez bir enerji kaynağıdır. Hayatımda onun kadar dur duraksız konuşan ve sırf çenesi yüzünden gideceği yere geç kalan birini görmedim. Bu yüzden randevuları ona hep 30 dakika erken veriyorum :) Dün Deniz’e sürpriz bir doğum günü kutlaması yaptık. Pastamızı yedik, bol bol fotoğraf çekildik, güldük eğlendik derken, sonrasında hep beraber Tabu oynayabilceğimiz bir yere gittik. İki ayrı grup olduk ve benim dahil olduğum grup yenildi :) Edebiyatçı olmakla anlatma kabiliyetine sahip olmak çok farklı şeyler ne de olsa.

Ozan, okuldaki çok komik bir anısı paylaştı, çok da güldüm. Din Kültürü yazılısında öğretmen, Peygamberimizin ölmeden önce müslümanlara son seslenişine verilen adı sormuş. Öğrencinin biri Veda Hutbesi yazmış. Arkasındakine kopya verirken arkadaşı Veda Hutbesi’ni Veda Busesi anlamış. O da bir diğerine kopyayı verirken üçüncü çocuk da Veda Busesi’ni Veda Dosyası diye duymuş. Yazılılar okunurken bütün sınıf gülmekten yerlerde yatıyormuş.


Bir ılık bir soğuk geçti bayram…

Geçen bayramda görüşemediğim yakın arkadaşlarımdan Mutlu Yavuz geldi. Anne ve babasına gittik sonra.

Benden önce davranıp Evren abi aradı beni. Bayramın en şaşırtan telefonuydu benim için :) Üstelik mahçup da oldum :(

Turgut Hocamı aramayı unutmuşum, dördüncü gün aklıma geldi. Utana sıkıla aradım hemen. Bu sefer sofra başında değildi :)

Emine nineme gittim. Torunu kat kaloriferi döşetmiş eve. “Artık hiç üşümüyorum.” diyor. Söz verdim pazar günü gidip pazardan kese yoğurdu alacagım ve ayran yapacağım ona.

Gülgün Hocamın elektrikleri kesikti, bu bayram elini öpmeye gidemedim :)

İncirliova’ya Harun‘un ailesini ziyarete gidecektim ki evde yoktular.

Çiftlik Köyü‘ne Yüksel abimin yanına gittim. Yine annesinin odun ateşinde pişen o muhteşem yemeklerinden yedim :)

Bayramın son günü İlknurlardaydık. Unutulan dondurma muhabbeti yarım saat sürdü :) Güldük eğlendik yine. Sonra toplanıp hep beraber Deniz‘lerin evine gittik. Orada da üzerime bir ağırlık çökünce ben pek muhabbete katılamadım. Zaten çoğunluk Avrupa Yakası‘nın tekrarına kilitlenmişti :)

Hüss‘ün üç yaşındaki kız arkadaşı Özge geldi ama Hüss, Denizli’de olduğu için görüşemediler. Özgecik evin bütün odalarında Hüss’ü aradı. En sonunda telefonumdaki Hüss videosu ile onu oyaladım :)

Dün Aydın’a dolu yağdı, ben de bayram ziyaretlerim sırasında doluya tutuldum.


Ocak 2006‘da Kurban Bayramı’nı kutlamışız. Henüz lisans son sınıf öğrencisiymişim ve sınıf arkadaşlarım Selda ARSAK ve Dilek SAĞIR, bize bayramlaşmaya gelmişler. 

Şubat 2006‘da Hüss‘le, o çok konuşulan elma rendesi’ni yapıp, e-vren günlüğü’nde paylaşmışız. Tarihinin en yüksek ziyaretçi sayısına o gün ulaşmışız :)

Mutlu‘nun yanına İzmir’e gitmişim. İzmir kazan biz kepçe gezmişiz.

Çılgın yeğenlerim Şaziye ve Arif‘le bizim evde sabahlayıp, zıvanadan çıkmışız. Abuk sabuk ama çok eğlenceli fotoğraflar çekilmişiz. Gül gül, ölmüşüz.

Mart 2006‘da eski adıyla ADÜ ToG, şimdiki adıyla ADÜ Genç Gönüllüler‘le sosyal sorumluluk projeleri için atölye çalışması yapmışız. Bir kaynaşmış bir kaynaşmışız ki hem çalışmışız hem bol bol fotoğraf çekilmişiz. Apayrı bir arşiv çıkmış ortaya. Sağlam bir proje de cabası…

Nisan 2006‘da üç kardeş merkez kafeteryada öğle yemeği yemişiz. Aynı kampüste okuyor olmamıza rağmen birlikte yemek yememiz 2006′da ilk ve son defa objektiflere yansımız :) Hangi üç kardeş aynı üniversitede okuyup da, aynı yemekhaneden yemek yiyebiliyor ki :)

Mayıs 2006‘da mezuniyet hazırlıklarına girişmişiz. Bizim sınıfta her şeyin “toplu”su başlamış. Mezuniyet andacı için toplu fotoğraflar çekilmişiz. Dağınıklığı epey bir toparlamışız :)

Mezuniyet gecesine katılmışım. Bunun için abimin düğününden sonra ilk defa bir takım elbise almışım. Ama bütün gece boyunca kendimi dünyanın en tipsiz erkeği hissetmişim :) Buna rağmen istemediğim kadar oynayıp zıplamışım.

Bütün sınıf, Paşayaylası’na mezuniyet pikniğine gitmişiz. Üç arkadaş semaveri yakmayı ve onda çay demlemeyi bütün piknik boyunca becerememişiz. Bol bol ip atlamış, yakar top oynamışız. Ekmeğimiz bitmiş, aç kalmışız.

Haziran 2006‘da o çok beklenen an gelmiş, mezun olmuşum. Ailem başta olmak üzere en yakınlarım o gün beni yalnız bırakmamış. Hayatımda en çok o gece dur duraksız oynamışım. Resmen zıvanadan çıkmışız :)

Harun‘un mezuniyet gecesine katılmışım. Eski sınıfımdan arkadaşlarımla aynı masada yemek yemişim. Eski hocalarımı görmüşüm ama tanımazlıktan gelmişim. sadece biriyle sohbet etmişim.

Temmuz 2006‘da Aydın Life dergisinde yazmaya başlamışım. Okuyuculara ilk Kısmetten Öteye Geçilmiyor Madem diyerek seslenmiş, derginin birinci sayısının piyasaya çıktığını bir arkadaşımın telefonuyla öğrenmişim :)

Ağustos 2006‘da göçmen hayatları konu alacağım yazı için Bulgaristan göçmeni Hatice nineyle söyleşi yapmışım. Sonra bu yazıyı Aydın Life dergisinin Ağustos sayısında yayınlamışım.

Eylül 2006‘da Çine‘ye çılgın yeğenlerimin yanına gitmişim. Meşhur Çine köftesi yemişiz, akşam film seyretmişiz, komik fotoğraflar çekilmişiz, balkonda dizüstü bilgisayarla internet bağlantısı yakalamaya çalışmışız.

Ekim 2006‘da Ramazan Bayramı‘nı kutlamışız. Dedemin kamerasıyla objektife poz vermişim. En çok o bayram ziyaretlerde bulunmuşum. Ama kimlerin geldiğini not etmeyi unutmuşum :)

En yakın arkadaşlarla kardeşim Ziya‘nın doğum gününü kutlamışız, canlı müzik yapılan bir yerde. Eğlenememiş olacağız ki alt kattaki discoya inip kurtlarımızı dökmüşüz.

Kasım 2006‘da teyze oğlumun düğününü yapmışız. Davetlilere yemek yetiştirememişiz. Kapıda misafir karşılamaktan kundura ayakkabı, ayağımı çok sıkmış :) Düğün vesilesiyle takım elbiseye biraz daha alışmışım…


Bu Kurban Bayramında apartmanımızın bahçesinde belki de ilk defa kurban kesilmedi. Her yıl arefeden yeğenler ve kardeşlerle bir araya gelir, güle oynaya kurban kuyusunu kazar, bahçeyi yıkar, süpürürdük. Ertesi gün de bayram namazından hemen sonra kurbanlıklar kesilir, bir tarafta etler bölünürken diğer taraftan da kavurmalar, ızgaralar yapılırdı. O zamanlar dedemler, teyzemler ve dayımlar aynı apartmanda otururduk. Bu yıl, hem mahallemizde kurban kesimi yasaklandığı için hem de yine bir arada olalım diye Kardeşköy‘de annemin amcasının bahçesinde kestik kurbanı. Geçen yılki Kurban Bayramlarına göre fazla çalışmadım bu yıl ve belki de bu yüzden çok üşüdüm :)

Bana Hazır Mesaj Muamelesi Yapma!
Bu bayramda da toplu kutlama mesajlarından nasibimi aldım. Sabahtan geceye kadar gerek yılbaşı gerekse bayram için atılan hazır mesajlardan dolayı epey başım ağrıdı. Zahmet edip, bir iki karakter fazla tuşlayıp bayramımı ve yeni yılımı kutlayanlar dışında toplu mesaj gönderenlerden hiç birine cevap yazmadım. Muhtemelen bu yazıyı okuyan pek çok insan da hazır mesaj gönderenlerden :) “Herkese tek tek yazmaya vaktimiz yok” diyenleri duyar gibiyim. Biz ne gereksiz uğraşlara vakit bulabiliyoruz ama değil mi? Adı üstünde: Bayram bu!

65 yıllık bir ilk: Yılbaşı ve Bayram aynı güne denk geldi. Gündüz kurban telaşı olunca akşam Hüss‘le bayram harçlıklarımızı birleştirip alış verişe çıktık. Onun tabiriyle “büssürü büssürü” yiyecek aldık. Akşam televizyon başında çatlayıncaya kadar yedik :) Avrupa Yakası‘yla Beyaz Şov arasında gidip gelirken arada bir popstar alaturkaya da göz atmayı ihmal etmedik :) Bizde yeni yıl kutlanır mı? Biz yıl sonunu kutlarız ailecek :) Babamdan bize böyle miras kaldı. Böyle günlerde hep bir arada olmanın tadını çıkarırız, çocukluğumdan beri. Dışarıda arkadaşlarımızla program yapmak resmen yasak olmasa da biz yılbaşı akşamlarını bütün aile bir arada değerlendirmeyi yeğleriz.

Seneye ya da birkaç yıl sonra kimbilir nerelerde olacağız görev/meslek icabı. Belki de bize verilen soluk alıp verme sayımız yetmeyecek seneye bir arada olmaya. Babam bile sadece 90′lı yılların yılbaşı video görüntülerinde kaldıysa, biz “sarılıyoruz birbirimize her fırsatta vakit varken.” Elin Noeli umurumuzda değil…