Monthly Archives

Aralık 2006

e-günlük

SADDAM MI İDAM EDİLDİ?

Bir ülkenin iç işlerine, başka bir ülke müdahale ediyor. Sınırlarından içeri, yabancı bir devlet izinsiz giriyor. Ve dini, dili, ırkı apayrı bu devlet, çok daha iyi bir düzen vaadiyle herşeye el koyuyor. Kardeş olsa yapmaz bunu. ABD’nin bu akıl almaz Irak sevgisi nedendir acaba?

Bush, şimdi daha mı büyüdü? Irak, bugünden itibaren eskisinden daha rahat bir hayata mı kavuştu? ABD’nin Irak’a ve belki de çevredeki diğer komşu ülkelere noel hediyesi, bayram sürprizi oldu Saddam’ın asılması. Apar topar, alelacele… Yangından mal kaçırırcasına. Adı üstünde sürpriz, ancak böyle olurdu.

Televizyonlar Saddam’ın idam görüntülerinin peşinde. Sonrasında asılma anını ilk kendileri yayınlamak için yarıştalar. Sanal reklamlar, idam görüntüleriyle aynı anda ekranlarda boy göstermek için sıraya giriyorlar. Milyonlarca seyirci bu mide bulandırıcı görüntülere kilitleniyor. Bayram heyecanı, kurbanlık telaşı unutuluyor. İdam sehpasının önündeki Saddam’ın yüzünde flaşlar patlıyor. Objektifler kayıtta. Yılın son ama en büyük olayı. Bir devlet lideri sevabıyla günahıyla medeni dünyanın gözleri önünde öldürülüyor. İnternette idamından sonra Saddam’ın kanlı görüntüleri dolaşıyor.

Hıristiyanlar Noel’i, Müslümanlar Kurban Bayramını karşılamaya hazırlanıyor. Hayat devam ediyor. Benim midem bulanıyor… Acaba idam edilen Saddam’ın kendisi miydi yoksa bir milletin ya da modern insanoğlunun geleceği miydi?

e-günlük

“TÜRKÇE LAFLAR” GAFI

TRT, bu defa eurovision’da bizi temsil edecek isim konusunda iyi bir karar verdi diye düşünmüştüm ki Kenan Doğulu, söyleyeceği şarkının sözlerinin Türkçe olmasını isteyenlerin eski kafalı olduğu, daha çok insana ulaşabilmek adına şarkıyı ingilizce söylemek gerektiği gibi çok tuhaf bir açıklamada bulunmuştu. Can Dündar, Evet Kenan Doğulu, biz eski kafalıyız biraz! başlıklı bir yazıyla kendi köşesinden gayet yerinde bir cevap vermişti adayımıza. Ardından TDK‘dan da haklı bir tepki geldi: Madem daha çok insana ulaşılmak isteniyor, o zaman Kenan Doğlu şarkısını Çince söylesin. İkibuçuk milyar insan anlayacak şarkıyı düşünsenize.

Kenan Doğulu da, geri adım atıp, yanlış anlaşıldığını, Türkçe diline tutkun ve aşık olduğunu, 16 yıldır müziğin içinde güzel Türkçe’yle konuşmaya, sanatını yapmaya çalıştığını söyleyerek de tuhaf bir savunma içine girdi. Türkçe zaten bir dildi ve Türkçe dili diye de bir tabir yoktu zaten. Eski kafalı demek de Türkçe’ye ve Türkçe yanlılarına ayrı bir hakaretti. Anlayacağınız Kenan’ın Türkçesi gıttı ve ingilizce şarkı söylemesi bir bakıma yerinde bir karardı :)

En acınılası cümle ise hala daha Kenan Doğulu’nun resmi web sayfasındaki haberlerin ilk sırasında yer alıyor: Ama şarkıda Türkçe laflar da olsun istiyorum. Yabancılara öğretebileceğimiz, bir kaç kolay kelime

Kenan Doğlu için Türkçe,gereksiz, boş sözanlamına gelen bir laf’tan, hatta sadece birkaç kolay kelimeden ibaretti. Görünen o ki, ünlü sanatçımız (!) daha laf ve söz arasındaki ayrımı bilmiyor; Türkçe’yi laf’layıp, daha büyük bir gaf’a imza atıyordu.

Ben yine de Türkiye’nin Sertap‘la elde ettiği milyon dolarlık tanıtım şansını bu yıl da kazanmasını istiyorum. Uzun lafın kısası, Kenan’a başarılar diliyorum.

e-günlük

KİTAPLARDAN BAŞKA

İngilizce kursu olduğu için çarşamba ve cuma günlerini iple çekiyorum. Ortaokul sıralarındayken çok meraklıydım ingilizceye. Yıllar sonra eski hevesim yerine geldi. Sınıfta üç kişi ders işlenirse, öğretmen de iyi olursa derslerden zevk almamak mümkün değil elbette. Gerçi bugün bir kursiyer ayrıldı. Kaldık iki kişi :)

Sabah ingilizce kursu. Öğleden sonra yarınki ödevler için ders çalıştım. Zehir gibi uyku bastırınca ikindi vakti demedim yatıp uyuyudum. Saat 16.30’da zor açtım gözlerimi. İnsan aptal gibi oluyor. Bir hocamız vize yapmadı, yerine ödev verdi. Yarın teslim etmemiz gerekiyor. Başka bir dersten de konuyu kendimiz anlatacağız grup arkadaşlarımıza, ona hazırlanıyorum. Sıkıldım. “Okunmayı bekleyen ne çok kitabım var” dedim. Bana şöyle 365 gün verseler, hiç arayıp sormasalar beni. Kitap okumaktan başka bir işim olmasa. Yukarıda gördüğünüz kitaplardan başka, online kitap sitelerinin alışveriş sepetlerinde sakladığım ve ilk fırsatta alacağım diğer kitaplar da var. Hepsi okunma sıralarını bekliyor. Şu sıralar Melih ARAT‘ın Sıradışı Yaşam Becerileri‘ni ve ikinci defa okuma ihtiyacı duyduğum Nüzhet ŞENBAY‘ın Söz ve Diksiyon Sanatı’nı okuyorum. Nüzhet ŞENBAY dedim de, aklıma geldi: Eylül ayındaki yüksek lisans mülakatında jürideki profesör o günlerde okuduğum kitabı sormuştu da Söz ve Diksiyon Sanatı’nı okuduğumu söylediğimde “O edebiyat kitabı mı canım!” diye terslemişti beni. Kitap kitaptır işte, edebisi mi olur bunun diye geçirdim içimden. Neresi kötü diksiyonla ilgili bir kitabın. Yatıp kalkıp Türk ve dünya klasiklerini okuyacak halimiz yok. Komik şeyler bunlar…

Kitaplarım, kitap ayraçlarım, çay kupalarım ve sağda görüldüğü üzere kitap dayanağım. {Adı böyle olsa gerek} Geçen yılki 14 Şubat sevgililer gününde kargoyla gelmişti. Gönderen kim hala belli değil. Bir sürü isim üzerinde fikir yürütmüştüm kardeşimle ama o gün bu gündür bana bu kitap dayanağını gönderenin kim olduğu çıkmadı ortaya. Sadece İzmir’den geldiğini biliyorum. Kargo şirketi de öyle profesyoneldi ki, onca ısrarıma rağmen söylemedi gizli hayranımın kim olduğunu :) Beni sessizce dinleyen ama sonrasında çok şey anlatıp, bana her şeyi unutturan en yakın dostum kitaplar. Evren’in koşuşturması bir bitse; şu, ara yıl tatiline bir girilse de tek tek ilgilenebilse onlarla, çabuk çabuk okuyuverse…

e-vreniyyat

YENİ BİR MEKTUP

Eski mektuplarım geldi aklıma. Bir zamanlar birileri için, orada yazdıklarım hatırımda. Yürekteki sevda ne kadar ifade edilebiliyorsa yirmi dokuz harfle, anlatmaya çalışmışım elimden geldiğince hüzünlerimi. Ve çok ağlamışım her bir virgülümde. Eski defterleri deştim yine. Çünkü bir zamanların ağır sevdası, o hiç yabancı olmadığım duygu, kapımı çaldı; buyur etmeden girip yerleşti gönlüme.

Yol alıp giden benim. Aynı kapıdan girip girip, farklı kapılardan çıkıyorum. Ağzımı her açışımda farklı cümleler kuruyorum. Gönlüm başka söylüyor, dilim bir başka…

Özleyen benim. Yürürken dalıp gidiyorum, bakarken görmüyorum. Duyarken aslında, dinlemiyorum.

Seven benim. Çok seven, belki de tek sevenim. Hayaller yeniden şekilleniyor elinde değil. Hayatının düzenini bir anda alt üst etmek geliyor içinden, akıl kârı değil. Aşk, silip götürmüyor mu zaten aklını…

Buyur et, misafir et, aç kapılarını merhamet et. Ver yüreğini, bana armağan et. Leyla’m ol, beni sana Mecnun et. Yüreğim, sen de sabır et.

Yeni bir mektup, izinde eskilerinin. Roller değişiyor da, bir tek duygular aynı kalıyor. Mesafeler dert oluyor içine, düğüm düğüm dertler dermansız kalıyor. Sen bilmezsin, “aşk bir başına yaşanıyor.”

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

e-vreniyyat

EFE TİTRETSE DAĞLARI

Aldanma duruşuma. Duruşumda değil Efe’lik. Bakışımda hiç değil. Uzun süredir aradığım cümleyi buldum, 6 yaşındaki çocuğun kendi ağzından. Ölüler uçardı. Öldükleri için değil, asıl o zaman doğdukları için. Ve “özledim” deyince 6 yaşındaki çocuk, meğer ben hiç özlememişim; bunu farkettim.

Kartal misali kanatlanıp uçmaya kalkmak değil Efe’lik. Zalimin karşısında zalim olmak, hiç değil. Çatık kaşın altında taşlaşmış bir yürekle olmuyor senin bildiğin Efe’lik. Efe’lik sensiz yarım yürüyüp, “bütün” olabilmenin savaşıyla oluyor. Ses çıkarmadan, kimseye ses vermeden, minnet etmeden cihana; ancak böyle oluyor.

Efe, dizini yere vurup da yeri göğü inleten değil, yaşadığı onca zayıflığı haykırabilen. Korkularından sıyrılıp, yanlışlarınla yüzleşmekle oluyor Efe’lik. Bastın mı yere körüklü çizmenle tozu toprağı kaldırmakta değil marifet. Marifet merhametinle ve tek bir sözünle koca cihanı toza dumana katmakta.

Böyle anlattı çocuk. Sen gittiğinden beri anlattı durdu. Ne zaman başını kaldırıp baksa gökyüzüne, en başından beri kahraman sandı seni. Oysa asıl büyük, başkahraman kendisiydi. Öyle ya, Efe’lik düşman kapına dayandığında değil, kapına dayanmayı kafaya koyduğunda müdahale edebilmekti.

Geç oldu ve geçmiş oldu. İkinci bir tekrarında kahramanlı filmin, ortaya bir Efe bir de asıl kahraman çıktı.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik
e-vreniyyat

Aynı Toprağın Buğdayıydık

Aynı toprağın buğdayıydık biz. Aynı kaynaktan beslendik, aynı suyla yeşerdik. Aynı yağmurun altında ıslandık ve beraber kuruduk aynı güneşin altında.

Boyum kısa olsa da senden, senin başın önüne eğik olsa da olgunluğundan, aynı cümleleri kurduk. Hayallerimiz çok da farklı değildi birbirinden. Sen beni sarıp sarmalamalı ve gözümün önünde olmalıydın.

Aynı toprağın buğdayıydık seninle. Biçildim, koparılıp gittim, zar zor yetiştiğim yerden. Sen yalnız kalmayasın diye bırakırken köklerimi yanı başında, senden tek bir ses çıkmadı ardımdan.

Yağmurlar yağmaya devam ediyor, sana ayrı bana ayrı. Benim gözüm artık güneşte, arındı ruhum susuzluğunda…

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

e-günlük

Blog Yazarlığı Bir Meslek midir?

Elektronik Günlük Yazarlığı

[ Blogger’lık ]

Bir Meslek midir?

 

Kendi alanında başarılı e-günlüklere imza atan arkadaşlarla bu sorunun cevabını aradık. Ortaya farklı cevaplar çıktı:

Bir uğraşın meslek sayılabilmesi için o işten ille de para kazanılması gerekiyorsa kişisel e-günlük yazarlığı bir meslek kabul edilmeyebilir. Ancak blogları sayesinde {google vs reklamları ile} oturduğu yerden iyi kötü para kazanan bloggerlar da yok değil. Bugün dünyada milyonlarca, Türkiye’de yüzbinlerce insan çok çeşitli konularda, o konu hakkında porfesyonel bilgiye sahip olmasa bile bloglarında yazı yazabiliyor ve hal böyle olunca çoğu blogger’ın yazılarının ciddiye alınma oranı da düşük oluyor. Gerçi çoğu blog sahibi, okunmaktan öte kimliğini saklayarak yaşadıklarını yazıya dökmekle meşgul oluyor. Bir de blogger’lığın herhangi bir okulu yok, malum. Yerel bir gazetede yazı yazsanız ya da herhangi bir dergide bir yazınız yayınlansa 1 gün içinde sizi yüzlerce insanın okuması mümkün değilse de, çok iddialı olmayan sıradan bir blogta binlerce kişi tarafından okunmanız hiç de sıradışı değil. Ancak şu da var: Kişisel fotoğraflarını yayınlayarak, yediğini içtiğini, gezdiğini gördüğünü, rüyasını, sıkıntısını anlatarak tamamen kişisel bir e-günlük tutan blogger, ne kadar yazardır ve bu nasıl olur da bir meslek kabul edilebilir… Kafalar karışık bu konuda. Ancak e-günlük yazarlığının ileride bir meslek olarak kartvizitlere yazılabilceğine inanıyorum. Bakalım projeye katılan ve “Blogger’lık bir meslek midir?” sorusunu yorumlayan diğer arkadaşlar neler söylemişler:

katiLkurbaa: Blogger’lık, meslek olabilir, tabii ki işini ciddiye alanlar için, wp (wordpress) bu konuda yeterli alt yapıyı sunmakta. Bu yolla makalelerini milyonlarla paylaşmak, düşüncelerini satmak ya da en basiti küçük çapta e-ticaret yapmak mümkün. Ancak şu da varki, wp ya da blogger’lık bunu yapmak için – meslek edinmek için – en iyi yol değil, bunu ciddi olarak düşünen arkadaşlarımız daha gelişmiş content management systems adı altında geçen sistemlerden yararlanmalılar. Ama başta da dediğim gibi bloggerlık, uğraşmak istemeyenler, aylarını bir site hazırlamak istemeyenler ve meslek edinmek isteyenler için en kolay yol.

Bay Hayalet: Blogger olamak yazar olmakla aynı anlamı zaman zaman taşısa da onunla bir yerlere gitmeyi hedeflemez. Yanına alır ama sorumluluğunu almaz. Bu yüzden yazar ama yazdıklarıyla eleştirilemez. Günlükten sonra yazarlıktan önce bir hadisedir blogger’lık :) Faydalıdır ya da değildir, bunu çok düşünmez. Çünkü yazan önce kendini hikaye eder. Satın alan alır, almayan başka dükkana gibi bir ukalalıkla da karşılaşabilirsiniz. Sohbetin yazılı dilidir. Konuşurken kitap gibi konuşabilirsiniz ya da bloglarda da yazar gibi yazabilirsiniz iki şekilde. Bir yazar disiplinine aykırıdır çünkü canınız sıkıldımı mızıkıp bırakma hakkına sahipsiniz.

Çilekli Pasta: e-günlük bence bir meslekten öte bir zevk, hani insanlar mecbur oldukları için maddi bir gelir getirisi düşündükleri için iş yaparlar ancak burada muhteşem bir paylaşım söz konusu. Günlük yaşadıklarımız, hayata bakışımız, beğendiklerimiz, kızdıklarımız ve daha bir çok düşüncenin paylaşım alanı. Ayrıca güzel dostlukların kurulmasını sağlayan bir ortam. Uzun zamandır bloguma yazıyorum; zamanla kapatsam da aslında bir buçuk yıldır e-günlük tarzı yazılarımla ve edindiğim bilgilerle kendimi geliştiriyorum, hayata daha da sorgulayarak, meraklı ve anı yakalayarak bakmaya başladım. İyi ki başlamışı iyi ki…

skykhan: Elektronik günlük meslekten öte, daha çok paylaşma isteğini karşılayan bir araç. Son zamanlarda herkes benimde bir sitem olsun zihniyetinde olsada, hatta bu bir modaya dönüşsede özellikle türk internetinin aptal saptal siteler, birbirinin aynısı forumlar phpnuke’lar dan kurtulmasına yol açtı. Kesinlikle bir meslek değildir ama güzel bir hobidir benim için. Özellikle okurlarınız varsa ne güzel bir şeydir ki yalnız değilsiniz. Size katılan veya katılmayan, seven yada sevmeyen ama ne olursa olsun fikirlerini paylaşan insanlar var ve bu insanlar sizi tanımıyor bile. Meslek değilde, e-günlük yazarlığını meslek gibi görüp yararlı şeyler yazılırsa ne mutlu az gelişmiş Türkiye internetine diyorum…