Eylül « 2006 « …bir e-lektronik yaşam projesi

Seni özledim, milyonlarca Müslüman gibi. Ve sen Nur’unla bir kere daha iniyorsun yeryüzüne. İnsan olduğumuzu hatırlatmak, göremediklerimizi bize göstermek için… Tok olan’a, aç’ın halini anlatabilmek için… Ve 30 gün boyunca da olsa dünyaya huzuru yaşatabilmek için…

Küçükken iftara birkaç saat kala Ramazan pidesi kuyruğuna girerdik. Onun o aklımı başımdan alan kokusu hala burnumda tütüyor. Şimdi yılın 365 günü aynı pideyi her yerde bulmak mümkün. Ama ben ısrarla Ramazan’ı bekliyorum o pideyi yiyebilmek için. Sahurlar… Teravih namazları… İftarlar… Ramazan programları… Misafirlikler… Hurmalar… Ve dostluk, paylaşım, mutluluk, huzur…

Bu akşam ilk Teravih namazı kılınacak. Bu Ramazan her akşam farklı bir camiide kılmak istiyorum teravih namazlarını. Herkese hayırlı Ramazanlar :)


Ben: Pardon başka su yok mu? {Elimde küçük Danone Şaşal suyunu tutmaktayım.}
Market görevlisi bayan: Maalesef beyefendi. Ama Şaşal da güzeldir?
Ben: Güzeldir de bunun üzerinde Danone yazıyor. Hiç mi Türk suyu yok; kırk yıllık Pınar su‘lara ne oldu?
Bayan: Pınar’ın girişi pahalı oluyor, bu sebeple tercih etmiyoruz.

Yukarıdaki diyalog, geçen gün bir süpermarkette gerçekleşti. Koskoca markette Danone’den başka su bulamadım. Birkaç saat sonra başka bir büyük markete tekrar su almaya girdiğimde satıcı bana Danone Hayat Su çıkardı. Az ileride de Coco Cola Company‘nin Turkuaz Su‘yu satılıyordu. Türkiye’de bir Türk firmasının ürettiği su bulamadım, çıkmadı karşıma!

Hayat ve Şaşal, neden yabancı bir şirketin elinde. Neden marketlerin çoğunda Coco Cola’nın ürettiği bir su satılıyor? Mesela Çine Madran suyu neden piyasada yarışamıyor, sözüm ona devlerle. Kendi suyumuzu neden bir yabancının eliden içiyor da, paramızı dışarılara su gibi akıtıyoruz?


Geleceğimle ilgili iki önemli seçenekten birini dün tercih etmiş olmanın huzurunu taşıyorum. Birkaç gün önce yine bu sayfalardan duyurduğumun aksine dün yüksek lisans programına değil formasyona başvurumu yaptım. Böylesine radikal bir kararı almamda pek çok sebep etkili oldu, ancak her zaman söylediğim gibi: İnsanlar Tercihlerini Yaşarlar! Yavaş yavaş kendime geliyorum artık. Son bir haftadır yaşadığım kötü günlerin hepsini geride bıraktım. Dönüp bakmıyorum da ardıma. Bırakıyorum, birileri kendi denizinde boğuladursun, ben kendi sahilimde keyfimi sürüyorum :)

Tezsiz yüksek lisans başvurumu yaptıktan sonra Semih‘le başbaşa sabah kahvaltısı yaptık. Sonra benimle ve ailemle vedalaşmaya gelen eski sınıf arkadaşım Dilek‘le hep beraber öğle yemeği yedik. Dilek, formasyonu kazanamadığı için memleketi Hatay’a geri dönüyor. İnşallah seneye yeniden burada olacak. Öğleden sonra Elvan‘la birlikte Ticaret Fuarı’ndaki Aydın Life standını ziyarete gittik. e-vren günlüğü’nü yakından takip edenler Elvan ÇETİN‘i de hatırlayacaklardır: Elvan, elektronik yaşam diyarımın MisAfiR KaLeM{LeR}‘indendi. Akşam da soluğu İncirliova’da Harun‘un yanında aldım. Gece yarısına kadar Belediye Meyda’nında çimlerin üzerinde oturup sohbet ettik.

Kadere inanan biriyim ama bazen hayatıma başkalarının yön verdiğini, çok da özgür olamadığımı düşünür, çıkmazlara düşerim. Ancak, yaşadıkça, düşüp kalktıkça ve ruhumuzda yaralar açılıp yeniden iyileştikçe, acı ya da tatlı tecrübeler edindikçe öğreniyoruz ki herkes kendi hayatının başrolünü oynuyor ve kendi hayatını yaşıyor! Dün aldığım cesur karardan ve seçmiş olduğum yeni yoldan sonra gördüm ki, huzurluyum, mutluyum, birilerinin bana bir şeyler sunmasını beklemeden ben sahip olmak istediklerime sahip olabilecek donanımlara sahibim. Son bir haftadır yaşadıklarımdan ötürü yazılacak öyle çok şey var ki aslında. Ama hayatta profesyonel olabilmek için geriye bakmadan ileriye adım atmak gerekiyor. Yoksa insan takılıp kalınca birilerinin entrikalarına, bir arpa boyu bile yol alamıyor. Yaşamaya, yazmaya ve de paylaşmaya devam edeceğiz, inadına…


Sen Benim Yağmurumsun” dedim, yıllarca. Ve bugün kapının önünde durdu yağmurun / dindi yağmurum.

Kafam allak bullak, dünyam darmadağın. Günlerdir bir düşüp bir kalkarken sayende, bugün yuvarlanıp gittim bir boşluğa. Ses kesildi, ışık gitti, görüntü yok oldu. Ve bir başıma kalakaldım.

Oysa sen böyle söylememiştin. Elimden tutup, sen sürüklemiştin beni buralara. Yaşıma bakmadan / başına aldırmadan öylece ortada bırakıp dönüp gittin: “Ne halin varsa gör” dercesine…

Ve bir bıçak gibi saplandı son sözün yüreğime: Çekiyorum hepsini geri!

Zannettin ki senin sunduklarındaydı gözüm. Oysa anlayamadın onca yağmurda umurumda olan sahip oldukların değil, sevgindi. Başımı önüme eğip, zavallı olmamı bekledin. Tam tersi oldu, ben senden sonra daha da güçlü oldum!

“Büyük bir sınav verdin” dedin ya haftanın bilmem kaçıncı gecesinde. Ben o günden beri anladım ki asıl sen ağır bir sınavdan geçmiştin ve de “kalmıştın bu sınavda!”

Etrafında timsah gözyaşları dökenleri görmeye alışkın olunca insan, kabullenemiyordu bir insanın sevebileceğini karşılıksız. Menfaat dünyasının acımasız kuralları, maskesiz bir yüze tahammül edemiyordu. Ve hayat öylesine bir “ŞAKA”dan ibaretti ki, bir tokat gibi vuruyordu yüzüne:

MEĞER YAĞMUR, HERKES İÇİN YAĞIYORMUŞ!

Kimse yenildiğimi sanmasın. Bilakis, içimde büyüttüklerimin aslında ne kadar da küçük insanlar olduğunu gördüm. Burada yazdığım bütün müjdelerimi geri alıyorum. Ben kendi tercihlerimi oynuyor, bundan böyle hayatıma kendim yön veriyorum.


Üniversite hayatı boyunca kurulan hayaller… Girilen ve aşılan zorlu sınavlar… Stres dolu mülakat dakikaları… Bir yeşerip bir tükenen umutlar… Ama bir an olsun vazgeçilmeyen hedefler… Edilen dualar, bu yolda atılan adımlar, verilen çabalar, harcanan emekler… Ve nihayet bunca sıkıntının, gayretin, emeğin karşılığı: Hem yüksek lisansı hem de formasyonu kazandım.

Yüksek Lisans ve formasyon mülakatlarının sonuçları bugün ADÜ’nün resmi web sitesinde resmen açıklandı. Hedefim başından beri yüksek lisanstı. Bu sebeple yarın yüksek lisans programına kaydımı yaptıracağım. Böylece yeni bir yola gireceğim.

Mutlu muyum: Evet ama buruk. Huzurlu muyum: Kısmen…

Bunca stresli sınavlar sonucu sağlığımda sorunlar yaşayınca pek de sevinemedim kazandığıma. Neyse ki öğleden sonra doktorun telaş edilecek bir durumum olmadığını söylemesiyle rahat bir nefes aldım.

Akşamüzerine doğru kendime gelmeye, yeni hayaller kurmaya, mutlu olmaya başlayabildim :) Bir adım daha ileri gittiğim, annemim en büyük isteklerinden birini yerine getirdiğim, rahmetli babamın hayallerinden birini gerçekleştirdiğim için mutluyum. Ama en önemlisi “istiyorum” dediğim şeyi başardığım için mutluyum.

e-vren günlüğü’ne bir lisans öğrencisi olarak başlamıştım. Bu yeni hayatın düşlerini yine buradan paylaşacağız hep beraber ve yolun nereye çıkacağını yine hep birlikte göreceğiz.


Yazdım:
Üç yıldır kurulup da üç saatte yıkılan hayalleri
ertesi gün yeniden inşa etmek pek de mümkün olmuyor.

Şimdi ben
parmağımın acı’sıyla
 
unutmaya çalışıyorum

yüreğimin acı’sını…


Bana ait olmayan bir rol biçildi, üzerimde emanet durdu. Gönlümden geçenlerle gönlünden geçenler öyle bir çatıştı ki yirmidört saatlik bir kabus yaşandı. Şimdi buraya yazmadıklarım ömrüm boyunca saklayacağım bir sır olarak kaldı. İki yürek arasında konuşulanlar, koca bir dünyayı yerle bir etti de herkesin duası her şeye rağmen gerçek oldu. Gün gelir, devran döner burada duaların yansıması yazılır elbet…

Üç ay boyunca hazırlanılan yüksek lisans mülakatları fırtına gibi gelip geçti. Yüzlerce üniversite mezunu, gönüllerindeki hayaller, umutlar; dillerindeki dualarla birer birer jüri önünde ter döktü. Moraller bozuldu,umutsuzluğa düşüldü, başlar öne eğildi… Şimdi herkes sustu da, pazartesi açıklanacak sonuçları beklemeye koyuldu.

Dünyadan ilişiğimin kesildiği gecenin sabahında ailemin de ısrarıyla gözümü Kuşadası‘nda açtım. Kardeşim Efe’m karşıladı beni. Bütün gün çağrılara cevap vermedim, mesajları yanıtlamadım, en sonunda telefonumu kapattım. Belma Hanım‘la Öykü Gününe katıldım, İlçe Kütüphanesi’nde şairlerle tanıştım, denizi seyrettim, bol bol yürüdüm ve Ekim ayında e-vren günlüğü’nü MisAfiR KaLeM olarak şereflendirecek dostum, kardeşim Murat‘la sabaha kadar sohbet ettim. Ayrıca Murat’ın birkaç poz fotoğrafını da çektik ki, Ekim’deki muhteşem yazısını o karizmatik tebessümüyle süsleyelim istedik.

Efem’le başbaşa yediğimiz yemekler, sohbetler, yürüyüşler… Belma Hanım’ın beni Öykü Günleri davetlileriyle tanıştırması, şen şakrak sohbetleri… Murat’la klinik nöbetinde başbaşa içtiğimiz çaylar, sabaha kadar ettiğimiz doyumsuz sohbetler, ancak iki dostun yapabildiği paylaşımlar… Bunca gerginliğin üzerine sünger çekti her biri, geçti gitti bütün huzursuzluklar…

Bugün öğleye doğru Aydın’a döndüm kardeşimle. Mülakatların stresinden parmağımda çıkan yaranın kanamasını durduramayınca soluğu acil serviste aldık. Yapılan müdahaleye rağmen durmayan kanama sonucu ikinci bir defa daha acil servisin yolunu tuttuk. İnsanın neresi acıyorsa canı oradadır derler ya, acil servisin insanı ürperten atmosferinde ölüp ölüp dirildim.

Ve anladım ki her şeyden önemlisi insanın kendi sağlığı… Sınav streslerinin, zorla verilmeye çalışılan rollerin, saatlerce süren psikolojik baskının birer faturası bugün ve bugüne kadar yaşadığım rahatsızlıklar. Kalkıp kimse bunun hesabını vermeyecek, insan üzüldüğüyle, yıprandığıyla kalacak. Demek ki güçlüye karşı güçlü olmak durumunda insanoğlu. Ne olursa olsun başı dik olmalı, kilitlenip kalmamalı bir başka bedenin karşısında.