Aydın Life Yazıları

ELLİ KELİME

{Evren’in Aydın Life Dergisi Ağustos sayısındaki yazısıdır}

Öyle bir şey düşünün ki, sizi günlük yaşamınızdan koparıp tek bir kişinin sığabileceği, sadece birer yatak, sandalye ve masadan ibaret bir odaya kapatıyorlar. On altı ay boyunca gazetenin, kitabın, radyonun olmadığı fakat 24 saat sesinizi kaydeden bir cihazın olduğu bir ortamda yaşamak zorunda bırakılıyorsunuz. Size tanınan tek hak, birinci dereceden bir akrabanızla günde bir defa olmak şartıyla mektuplaşmak. Ancak bunun da bir şartı var: Mektupların kelime sınırı elli. Elli birinci kelimede mektup imha edilecek!

Böyle bir koşulda değil on altı ay, on altı saat bile yaşamayı hayal edemeyip, büyük bir ıstırap kabul ederken, cezanın ötesinde bir zulüm sayılan bu şartlarda yaşayan biri var: Bir döneme damgasını vuran, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlığını yapan Adnan MENDERES!

Menderes, 27 Mayıs ihtilalinin ardından bir müddet Harbiye’de alıkonulur, daha sonra Haziran ayında Yassıada’ya götürülür. İçinde bir karyolanın iki buçuk metre uzunluğunda, iki metre genişliğinde bir odaya yerleştirilir. Haftada birkaç saat dışında buradan çıkması yasaktır. Yassıada’nın eski başbakan için tek yasağı bu değildir: Dış dünyadan haber almasını sağlayacak gazete ve kitap okuması, radyo dinlemesi, diğer mahkumlarla konuşması da yasaktır. Başına 24 saat bekleyen, iki saatte bir değiştirilen nöbetçi dikilir ve odasına ağzından çıkması muhtemel tek bir kelimeyi bile kaydetmesi için özel bir ses dinleme cihazı yerleştirilir. Yassıada’da kalan diğer tutukluların arada bir birbirleriyle konuşmaları serbestken, Menderes’in 24 saat boyunca başında bekleyen nöbetçiyle dahi tek bir kelime konuşması yasaktır. Öyle ki avukatlarıyla bile yalnız görüştürülmez, uzun uzun konuşturulmaz.

Bunların ötesinde ihtilal yönetimi, eski başbakana haberleşme özgürlüğünden çok cezaya dönüştürülen bir hak da tanımıştır: 50 kelimeyi geçmeyen ve sadece birinci dereceden akrabalarla günde bir defa yapılabilecek mektuplaşma hakkı. Mektuplar, Yassıada komutanlığınca 10 sütun halinde yarım sayfa şeklinde hazır olarak bastırılan, en altta “Satırlar dışındaki boşluklara yazı yazılmaz!”* şeklinde not bulunan ve tanesi 5 kuruş olan kâğıtlara yazılabilecektir. Dahası da var: Eski yazı kullanmak, mahkemenin gidişatı ya da adadaki yaşam hakkında bilgi vermek, olaylarla ilgili yorum yapmak da yasaktır. Mektup, Adnan Menderes’i hayata bağlayan tek unsur haline gelince, 27 Mayısçılar bunu bir işkence aleti haline dönüştürmeyi de ihmal etmemişlerdir. Mektuplara elli kelime sınırı, idamdan çok daha büyük bir zulme dönüştürülür.

Günde sadece bir mektuba izin verilince, Menderes’in çocukları ve yakın akrabaları mektup yazma haklarının tamamını eşi Berin Hanım’a devredeler. Adnan ve Berin çifti 16 ay boyunca tek bir gün bile atlamadan birbirlerine mektup yazarlar. Sabah ilk işleri erkenden kalkıp mektup yazmak, öğleden sonra da birbirlerinden gelecek mektubun yolunu gözlemektir. Mendereslerin kavuşmasını, kucaklaşmasını sağlayan ilk mektup Yassıada’nın 17 Haziran’ına aittir. Bu hasret gel-gitleri Adnan Menderes’in idam edilmeden bir gece önce 16 Eylül 1961’de oğlu Yüksel’e yazdığı “Ruhumla daima sizinleyim.” dediği ve “…Sonsuz, dayanılmaz, hissedilmemiş bir özleyişle ve gözyaşları ile hepinizi öperim.”* diyerek bitirdiği -ama gönderilmeyen- mektubuyla son bulur.

Yassıada yönetimi mektupların içeriği konusunda son derece titizdir (!). Bir kelimeyi okuyamadıklarında, bir kelimenin gizli bir manada yazıldığından şüphelendiklerinde mektuba sansür uygularlar ya da mektubu imha ederler. Öyle ki, Berin Menderes’in bir mektubunda eşi için yazdığı “…Çünkü sizin kadar bigünah sanık olmamıştır.”* cümlesindeki “bigünah” kelimesi sansür kurulunun hoşuna gitmez, üzeri kırmızı kalemle çizilir.

Yassıada mahkûmlarına gelen mektuplar elli kelimeden fazla olursa, fazlalık ya makasla kesilir ya da karalanır; çoğunun fotokopileri alınıp bazı işlemlere tabi tutulur. Sansürün boyutu bazen öyle aşar ki, mektup sahibinin eline sadece hitapla imza kısmının yer aldığı, aradaki bölümün tamamen kesildiği bir kâğıdın geçtiği bile olur. İkiye katlanmış mektup kâğıtlarının boş kısmı “gizli mesaj içerebilir” kuşkusuyla kesilip alındıktan sonra sahibine teslim edilir. İyi haberler karalanır, aleyhte haberler içeren yazılara dokunulmaz. Sansür kurulu kimi zaman “İnşallah kurtulacaksın” tarzındaki masumane temennilerin üzerini kırmızı kalemle çizip yanına “havasını alırsın!” yazar; kimi zaman da “Sayın” ile başlayan hitapların üzerini karalayıp yerine “nereden?”, “inek” veya “Çanakkale davarı” yazar, birbirlerine sevgiyle hasretle bağlı iki yüreğin mahremiyetini linç ederdi.*

Yassıada’da bütün bunlar yaşanırken Berin Hanım da hiçbir gün mektup yazmayı ihmal etmez. Zaman zaman araya tarihsiz mektuplar koyar, olur da eşinin eline iki mektup birden geçer diye. Uygulanan sansürün o da farkındadır ve çok istediği halde bir tek şeyi yazamaz: “Millet seni seviyor, unutulmadın!”.* On altı ay boyunca eşiyle sadece iki defa yüz yüze görüşebilir. Mahkemelerde bile konuşmaları yasaktır. İlk görüşmesi Menderes Yassıada’ya götürüldükten 6 ay sonra gerçekleşir. Daha ilk görüşmede oğlu Aydın Menderes doyamadığı babasına bakıp “Hangi el bu güzel yüze yağlı ipi geçirebilecek?”* diye düşünür yaşlı gözlerle. Berin Menderes, ikinci görüşme için talepte bulunduğunda “daha önce görüştünüz.” gerekçesiyle geri çevrilir. Daha sonra çıkan bir kararla ikinci ve son bir defa görüşebilirler. Menderes’e ziyarete giderken yanlarına ufak bir hediye, küçük bir kutu tatlı almalarına izin verilmez. Her iki görüşmede de aileyi Yassıada kumandanı yalnız bırakmaz. Yarım saat süren kavuşma esnasında Adnan Menderes ne eşine sarılabilir ne de oğullarını doyasıya kucaklayabilir. Yassıada’nın kanunları bir ailenin mahremiyetini yine ayaklar altına almıştır. Yaşatılan sıkıntılar Yassıada’nın dışında da devam eder: Menderes ailesinin avukatları tutuklanır, henüz on üç yaşındaki Aydın Menderes’in kumbaralı tasarruf hesabı da dâhil olmak üzere ailenin bütün mal varlığına el konulur, maaşlar ipotek edilir.

On altı ay boyunca yüreğinin ızdırabını “iğne ile kuyu kazdırırcasına” elli kelimeyle ifade etmesine izin verilen bir insan…

Yalnızlığının tek avuntusunu her mektubunda “…ufku bile olmayan bir elem deryasında yaşamanın tek heyecanı sen ve mektupların”* diyerek dile getiren ve “…Acaba Mecnun da Leyla’sına bu hasret ve sevgiyi duyabildi mi?”* sözleriyle çektiği ızdırabı haykıran bir koca…

Saatler boyu bir iskemle üstünde, bir cam kafeste ya da günlerce iki metrelik bir odada vaktini geçirmeye zorlanan bir baba…

İzin almadan odasının kapısını açıp avukatının gelip gelmediğini sorduğu için başındaki bekçi tarafından hırpalanıp dövülen bir devre ismini veren bir devlet adamı…**

“Ben idamdan korkmuyorum. Tarihe hırsız başbakan olarak geçirmek istiyorlar, bunu önleyiniz”* diyerek kendisine atılan iftiraların benliğinde açacağıı yaraları dile getiren, bir zamanlar sonsuz kelimelere sahipken son on altı ayında elli birinci kelimeyi kullanamayan bir Başbakan!

Adnan MENDERES… Endişe ettiğinin aksine bu gün Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversitesinden lisesine, mahallesinden havalimanına, camiinden bulvarına, hastanesinden evladına kadar dört bir taraf bu şerefli devlet adamının adını taşıyor, şerefle!

—————–
Adnan Menderes’in Yassıada’dan eşine yazdığı mektuplar tam metin olarak Benseno yayınlarından çıkan Nuriye AKMAN’ın “Elli Kelime” adlı eserinde yayımlanmıştır.

* N. Akman, Elli Kelime, benseno Yay., İst., Aralık 2001″ künyeli eserden alıntıdır.

** Nazlı ILICAK, 15 Yıl Sonra 27 Mayıs Yargılanıyor, cilt 1, İst. 1975 Kervan Yay.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

1 Yorum

  • Yanıtla Zaaf 07 Nisan 2011 at 15:12

    O bir dava adamıydı.
    Ölürken bile, vatanı düşünen ‘ Vatan sağ olsun’ diyebilen bir vatan severdi.
    Bu ülkenin Atatürk’ten sonra tanıdığı, en naif, en başarılı devlet adamıydı.
    Niye hiç kimse birşey yapmamış diyorum, niye herkes sus pus olmuş. Niye izin vermişler bu infaza, çünkü izin vermek ipi elinle çekmekle bir.
    Şu anda iki gazeteci hapse girdi diye bangır bangır bağıranlar var , o zaman niye kimse bunu yapamazsınız dememiş.Oto çöpe, sivil itaatsizlik ilan edenler var , o zaman niye bu haksızlık için kimse yollara düşmemiş:s
    İtaat edilmiş.
    Ona yapılanlar, hep bu ülkenin büyük bir ayıbı olarak kalacak. Mahkemelerindeki, bir başbakana yapılan o saygısızlıklar, o edepsizlikler kara tarihin sayfalarında çarşaf çarşaf yerini aldı.
    Her devirde, dilimizde ona dua olacak, minnet olacak.Ona yapılan haksızlığı önleyememenin azabı olacak. Daha da kötüsü onun omuzlarımıza yüklediği o büyük ‘vicdan borcu’ olacak.
    Mekani cennet olsun, Türkiye onu hep saygıyla, sevgiyle, duayla anacak.

  • Bir Cevap Yazın