|
Yorumlar (6) | 27.08.2008
|
-Sabaha kadar bilgisayar başında, akşama kadar yatakta kıç büyüt sen!Akranlarının kendi boylarında çocukları oldu, sen öğleye kadar yat uyu!
-Zzzzz.. -Bak hiç duyuyor mu! -Zzzzz... -Kime söylüyorum ben! -Anne ben bir blog yazarıyım, alış artık. -Aman, blok yazarısın da bir faydası mı var sanki? -Blok değil, blog... Oğlun kaç yıldır ünlü bir blog yazarı ve sen hala blok ile blogu birbirine karıştırıyorsun :( -Oğlum, ben seni 4 yıl edebiyat öğretmeni olasın diye okuttum; blokcu ol diye değil! -Ha pışşş ha pışşş... -Naciye yengen dün blokuna girmiş, sabah aradı. -Ha pışşş ha pışşş.. -Boy boy fotoğraflarını koymuşsun yine internete gözü kör olmayasıca! -Boy boy değil, genelde yüz... -Naciye yengen onu da söyledi. Biraz uzaktan çeksin, kafası kocaman çıkıyor dedi. -Naciye yengeme ne! Hem Naciye yenge de kim? -Hani oğlum, arada bir yazılarına Anthony diye yorum yapan var ya... -Pes! Anthony, Naciye yenge mi? -Pes denmez anneye! Kadıncağız napsın oğlum, kızına düşünüyor seni. O yüzd... -Ne kızı, ne alaka yahu! -Aaaaah ah... Kız değil, Eyfel kulesi maşşşallah! O da arada yorum bırakıyor sana Roberto rumuzuyla :) -Yuh! Pes ediyorum, sen kazandın. kalkıyorum :( Hazır geçen pazar söz kurdelesinden kısa bir parça kesilmişken bir internet yazarının en büyük sıkıntılarından birinin "evlilik" ihtimali olduğuna değinmekte fayda var :) Beni blogumla beraber kabul edebilecek bir eş adayı var mıdır bilinmez. Ama emin olduğum bir şey varsa kayınpeder adayının internette göreceği boy boy (!) fotoğraflarıma vereceği tepki :) "Hasan amca, senin damat internette mankenlik mi yapıyormuş ne!" gibisinden eş-dost dedikodularının ardı arkasının kesilmeyeceği kesin. Diğer ikincil bir sıkıntı da bilgisayar başında geçirilen vakit. Evin tek oğlu olmasam da şu an için tek blog yazarıyım :) 4 yıllık serüven içinde benim ufaklıklar heves edip de blog tutmaya girişmediler. Çekirdek ailemizde 3 blogger düşünemiyorum :) Bir de bilgisayar başında geçirilecek vakitten doğacak sıkıntıları... Böyleyken bile :) Safiye Sultan arada serzenişte bulunmuyor değil, bilgisayar başında "hareketsiz çok fazla oturuyor" olmamdan yana. Bir de yazılarımın içeriği konusunda tembihlerde bulunuyor arada bir. Geçen yıllarda köye gittiğimizde akrabalardan birinin beni internetten takip ettiğini söylemesi de Safiye Sultan'ın hala övünerek anlattığı konulardan biri :) Blog bir sanattır, blogger bir sanatçı! e-vren günlüğü, bu konuda biraz inatçı :)
Yorumlar (13) | 26.08.2008
|
|
Şahnalı Köyü'ne en son ne zaman gittiğimizi bir türlü hatırlayamadım. Kimse de hatırlayamadı zaten. Arabayla o yokuşlu uzun köy yolunu çıkarken "dolmuşa binmek için az mı indik bu yollardan" diye düşündüm. Köy yerleri şehirlere göre yavaş değişiyordu. İyiki de yavaş değişiyordu. Sol taraftaki koca dut ağacı, hemen yanındaki sıralı yalaklar aynı duruyordu. Kimbilir kaçıncı gelişimizdi Şahnalı'ya. Ömrümüzün pek çok dönemine tanıklık etmişti bu köy. En çok da çocukluğumuzu bilir buranın dağları, ovaları, eski yıkık köy okulu... Mehmet abimlerin evine gelir gelmez, kardeşlerim ve Mehmet abimin çocuklarıyla soluğu eski köy okulunda alırdık. Sonra günü bir anda bitiren delice oyunlara dalardık.
O oyunlardan sıyrılalı yıllar oldu. Tıpkı Raziye gibi. "Bizim kız"lardan biriydi Raziye. Mehmet abimin iki böceğinin yanında tek çiçeği. Şahnalı'daki çocukluk oyunlarımızın "körebesi", "ortada sıçanı" da büyümüş, sözleniyordu artık. Çocukluktan sonra belki de doğup büyüdüğü yerlere vedanın ilk adımıydı bu haftasonundaki cemiyet. Biz, biz de ailecek oradaydık... Yeni hayatının başlangıcında Bizim Kız'ı yalnız bırakmadık. Son derece keyifliydi arada bir görebildiğimiz akrabalarımızla beraber olmak. Lezzetli köy yemekleri, demli ocak çayı... Kıkır kıkırız her dakika. İnsanın böyle zamanlarda derdi tasası kalmıyor. Ya da belli insanlarla birlikteyken böyle düşünüyoruz. Ortadaki şahsiyet, e-vren günlüğü'nün bilinçli ziyaretçileri tarafından az çok tanınır: Ramazan Bey. Bey diyorum çünkü kendisi artık bir memur :) Hayat değişiyor. Ya da değişmiyor, biz değişiyoruz. Yazdığım bir konunun devamına sonradan yeni bir yazı eklemek adetim değildir ama Safiye Sultan, yazıyı yayına soktuktan saatler sonra Raziye'nin söz kurdelesini çantasından çıkartıp binbir tembihle bana verince bundan bahsetmek farz oldu. Dün akşam gençlerin sözü kesildikten sonra Safiye Sultan'ın ilk işi kurdeleden kesmek oldu. "Mümkün olduğunca kısa kes, Eylül'e yetişsin!" diye bağırınca da yüzümde bir flaş patlasa hayatımın en utanç fotoğrafı çekilmiş olacaktı sanırım :) Kurdele parçası az önce peçetenin içinden çıkartılınca yaşadığım hayal kırıklığını tahim edemezsiniz. Allah'ım bu istediğimden de uzun; değil 1 ay içinde 1 yıl içinde bile zor kısmet çıkar bu uzunluktaki kurdele yüzünden :) İşin şakası bir tarafa, bu batıl inanç doğru olsaydı yıllar önceki Alperen'in nişan kurdelesi bir işe yarar, şimdi evli barklı adam olurdum :) {Gerçi o gün 5 yıl sonra gerçekleşecek uzunlukta bir kurdele temennisinde bulunmuştum ama neyse} Nokta
Yorumlar (7) | 25.08.2008
|
|
-Brrrt brttt
-Çakkıdı Çukkudu Şirketler Grubu, insan kaynakları departmanı, ben Meltem nasıl yardımcı olabilirim? -Meltemcim merhaba canım benim... -Pardon? Kiminle görüşüyorum? -Evren ben yahu. İş için aramıştım. ![]() -Immm anladım. Evren Bey, iş için yanlış dahili numarayı tuşladınız zannediyorum. Ben sizi ilgili arkadaşa yönl.. -O zaman iş başvurusu için aradım. -Üzgünüm. O da deği.. -İş ilanı için arasam? -{Ufff} Peki. Ben birkaç bilginizi not edeyim. En son çalıştığınız şirket neydi acaba? -Blogger'ım. -Ne logger? -Yahu Mervecim.. -Meltem efendim, adım Mel.. -Peki Meltemcim, blogcuyum. Yani internette yazarlık yapıyorum. -Nerede peki? -E internetteeee -Adres olarak sormuştum? -e-vren günlüğü -evren günlüğü? -evren değil, e-vren! Merve ile Meltem arasındaki fark gibi! -Oh çok özür dilerim. Oradan ayrılma sebebiniz nedir? -Ya ne bileyim Meltemcim. Her gün yazı yaz, yorumları kontrol et, onayla, tek tek teşekkür e.postası gönder. Özelden mesaj atanlar da cabası. Ben de insanım, benim de bir özel hayatım, bir ailem var :( -Ohh anlıyorum... Başka özel bir sebebi yok yani işten ayrılmanızın? -İş deme! Blog iş değil, bir tutku, bir aşk, bir... bir... karşı konulamaz bir alışkanlık! -Yani? -Şan, şöhret, ilgi, alaka... Kipa'ya gidince iligiden alış veriş yapamamak, McDonald's'ta sevgi gösterilerinden hamburger yiyememek... Nasıl bir duygu sen anlayamazsın. Nereye kadar böyle... -Peki şimdi bizden ne istediğinizi tam olarak öğrenebilir miyim? -Biz değil, ben demen yeterli... -Aaaagggg Eeevren, sen bi tanesin, bi tanesin. Tamam nerde saat kaçta buluşuyoruz? -İş çıkışı, saat 18'de McDonald's'ın üst katında buluşalım. -Oha yani Evren! Bu kadar olur! -İş'te BuNu SeViYoRuM! Blog bir sanattır, blogger bir sanatçı! e-vren günlüğü, bu konuda biraz inatçı :)
Yorumlar (11) | 23.08.2008
|
|
-Dıııt Dıııt
-Efendim? -Evren Bey merhaba, Hilton'dan arıyorum. -Aaaa buyrun? -Otelimize kadar gelmiş, 7. kattan dönmüşsünüz. Okuyunca çok gücümüze gitti ve... -Ve beni tekrar orada görmek istiyorsunuz. Yanılıyor muyum? -Iııı aslında biz 7. katta vakit geçirdikten sonra ayırttığınız kral dairesinde gecelemeden otelimizden ayrılmanızın sebebini öğrenmek için aramıştık. Memnuniyetsizliğinizi öğrenip, telafi etmek isteriz. -Pardon, ben kral dairesi mi ayırtmıştım? -Beyfendi siz Evren bıla bıla değil misiniz? -Değilim! ![]() ![]() Karşı apartmanın herhangi katındaki evli çift, ocakta bebek mamasını unutup, gezmeye giderler. Bebek mamasının yanan ocakta unutulması dışında buraya kadar her şey normal. Mama yana yana, kabı erir ve bütün apartmanı pis bir koku kaplar. Öyle ki üst kattaki bayan bu koku yüzünden zehirlenmeye bile başlar. Sirenler, itfaiye araçları, polis arabaları, koşuşturan mahalle sakinleri, olayı henüz anlayamayıp balkona fırlayan apartmandaki diğer komşular... Mahallemiz birden kırmızı turuncu renklere bürünüp, kıyamet gününü andırır bir hengameye ev sahipliği yapmaya başlıyor. Emniyete edilen telefonun hemen ardından çok kısa bir sürede 4 itfaiye aracı, 5 polis arabası ve daha bir sürü sirenli, ışıklı araçlar apartmanın önüne doluşunca olayın vehametinden çok Aydın'daki asayişin neden berkemal olduğunu gözlerimle görebildiğimi düşündüm. Yangın çıkmamıştı ama geç farkedilseydi bir faciaya dönüşebilme riski de taşıyordu. Beni ilgilendiren polisin ve itfaiyecilerin 2-3 dakikada birden mahalleye doluşmasıydı. Bir ihbarı ciddiye alıp topyekün olaya müdahale eden emniyet güçlerini ve itfaiyecilerimizi tebrik ediyorum. -Dııııt Dııııt -Beni aradığından eminsen ben Evren! -Abi, Cengiz ben. -Söyle Cengiz... -Öncelikle son yazın bir harika abi, yoru... -Sadede gel Cengiz! -Pardon abi. Şey diyecektim: Hani bakkaldan, pazardan alışveriş yaparız da elimizde poşetlerle eve doğru gelirken yolda bir tanıdıkla karşılaşırız ya... -Çok ilginç. Eeeee? -O tanıdıklar da elimizdeki poşetlere gözlerini dikerler, bizimle değil de poşette nelerin olduğuyla ilgilenirler ya, işte bu beni çok kahrediyor. Çok üzülüyorum, sinirleniyorum :( -Cengiz, benden ne istiyorsun! -Hani diyorum abi, bu konu hakkında bir yazı kaleme alsan blogunda.. -Cengiz! -Efendim abi? -Git, münasip bir köşede çömelip kendinden utan! -Tamam abi :( -{ya sabır ya sabır} -Abi, son yazın gerçekten çok güz... -Kapa kendini Cengiz! Düğünlerde çokçadır az sonra bahsedeceğim kız tipleri. A bir de doğum günü partilerinde sıkça karşılaşabiliriz onlarla. Erkek arkadaşlarının içine düşen kızlardan bahsediyorum :) Geçenlerde görüş alanıma girdi bir tanesi. Gümbür gümbür müzik çalıyor, saç baş makyaj dört dörtlük yapılmış hanım kızımız nişanlısının koluna girmiş delikanlının gözlerinin içine baka baka şarkıyı söylüyor. Şarkıyı söylüyor ama resmen yaşayarak söylüyor. Şımarık tavırlar, yanağa kondurulan öpücükler arada bana da (!) gönderilen kaçamak bakışlar :) Dünyanın çivisi çıktı derler, çıktı da battı bir yerlerimize zaten :) Mekan kalabalık, anneler babalar var, bekar olup iç geçiren kızlar erkekler var. {Kendimi tenzi ediyorum :)} "Siz yiyemediniz, bak ben nasıl da yiyorum" der gibi, öyle sarmaş dolaş hareketler... Görmemişin sevgilisi olmuş, yalamış yutmuş hesabı, resmen çevresindekilere gösteriş yapan kızlara gıcık oluyorum!
Yorumlar (5) | 22.08.2008
|
|
Herhangibir gün çalan telefon:
-Dıııt... dııııt! -Efendim? -Evren Bey? -Buyrun ben Evren... -Evren Beyle mi görüşüyorum? -Iııı sanırım evet. Yani Evren olduğuma göre {kıss kıss kıss :)} Hilton'un 7. katından baktım İzmirim sana! Sonra Hilton'un gölgesinde Coffe Crown kafede bir fotoğraf çekildim seninle :) Deniz ne kadar da dalgalıydı. Yazın en sıcak günü denilen çarşamba, neyseki gayet serindi. Yoksa bu kıyafetlerle çekilmezdi, yapış yapış :) İşini ciddiye alıyor olmak ne fena, yataktan kalktığı gibi dışarı çıkan insanlara hep imrenmişimdir. Bir de Hilton'a gelirken en yakın (biiiiip) mağazasına uğrayıp, markalı poşeti elinde sallaya sallaya gelenlere...İnsanın 3 abisi olursa ve bu 3 abi birbirinden habersiz bilgi alışverişinde bulunursa Evren de aklı bir karış havada soluğu Aydın otogarında alır :) Çiçeği burnunda evli abimizle kırk yılda bir öğle yemeği yiyecektik, kısmet olmadı. Ben mecnun, o benden de mecnun... Herhangibir gün bir başka herhangi biri: -Cıstak cıstak Ooooh! -Evren merhaba, hatırladın mı beni? -Yoooo -Sen Evren değil misin? -Evet -Ayy pardon canım ya, ben seni "günlüğü" sanmıştım :) -Yuh! Lost da ne Lostmuş yahu! Kitlendim kaldım her bölüme. Popüler kültürün esiri olduğumun farkındaydım ki, "yeter bu kadar bölüm" diye restimi çektim. Safiye Sultan, gündüz Yaprak Dökümü'nün eski bölümlerini seyrediyor. Kanal D arka arkaya veriyor bütün bölümleri. Tararinaaaam! denilen an ekran başında "offf ya, en heyecanlı yerinde bittii, taa 7 gün bekleyecek miyiz şimdi" diyorduk ama tüketim çağı böyle bir şey işte. Reklamsız, arasız bütün bir diziyi 3-5 bölüm seyredebiliyorsun şu yaz ekranında. Lost'da da aynı durum. Elinin altında birkaç sezon birden olunca kendini şanslı hissediyorsun. İnsanların artık günlerce yeni bir bölümü beklemeye sabrı kalmadı. Modern dünyanın bize edindirdiği en kötü alışkanlık "sabırsızlık" sanırım :) Merak edenler için son bir not: Hap manyağı oluyordum ki Safiye Sultan'ın uyarısı sonucu sayılarını azalttım. Pratisyen kıvamındaki doktor bey, böbreklere olumsuz etkisi olan iki ayrı ilacı günde 7 defa nasıl içirttiriyor anlamış değilim... Bacağımın ağrısı geçmediği gibi böbrek ağrısı çekmeye başlamıştım, YUH yani!
Yorumlar (5) | 21.08.2008
|
|
Saat 09.30 civarı... Uyanıyorum. Sanırım bacağım biraz daha iyi gibi. Haplar tesirini göstermeye başlamış sanki. Yavaşça doğrulup kalkabildim :) Ama hala topallıyorum.
Yorumlar (6) | 19.08.2008
|
|
Rahatsızlığımın sebebi belli oldu. Bir çeşit kas spazmı. Sağ bacağımdaki sinirler zedelenmiş, iltihaplanmış, kaslar sıkışmış vesaire vesaire... 5 günlük bir ilaç tedavisi uygulayacağım. Rahatsızlığım geçmezse fizik tedaviye doğru bir ziyarertin yolu görünecek bana.
Ben de MisAfiR KaLeM olmaya karar verdim! Bakıyorum da her ay MisAfiR KaLeM{LeR}e bir ilgi bir alaka... Başvurumu yaptım, e-vren günlüğü'nde önümüzdeki aylarda ben de misafir yazar olacağım :) MisAfiR KaLeM{LeR}e duyulan merak, gösterilen ilgi hakikaten heyecan verici. Rahatsızlığım sebebiyle bugün ilk önce İsmail Emre'ye teşekkür içeren bir yazı yazacakken, "Yürümek İstiyorum!" diye kıvrandım. Sevgili İsmail Emre, gösterdiği çaba ve ciddiye aldığı bu çalışma ile son derece profesyonel bir yazı çıkardı ortaya. Teklifimi kabul edip, titiz bir şekilde MisAfiR KaLeM'liğe hazırlanan İsmail Emre'nin yüreğine ve ellerine sağlık! e-vren günlüğü'nü 3 gün boyunca hazır İsmail Emre'ye emanet etmişken ben de boş durmadım, biraz yaramazlık yapayım dedim. İlginç olduğunu düşündüğüm yeni fotoğraflarımı paylaştım, blogun kod hatalarını düzelttim. {evrengunlugu.net bundan böyle daha eli yüzü düzgün görüntülenecek.} Cuma akşamı Funda'nın nişanı vardı öğretmenevi'nde. Funda, Bekleyeni Gelmeyen Gelin yazısında kulandığım oyuncak gelin'in sahibi :) Nişanında da fotoğraf çekmekten kalkıp oynamadım ama gecesinde bacağımdan rahatsızlandım :( Şu orkestraların ortada oyun oynayanların tepesinden atılan paraları neden topladığını hala anlamam. Düğün sahibiyle baştan bir ücrette anlaşırlar. Üstüne bir de yere atılan paraları orkestra toplayınca ortaya epey ciddi bir kazanç çıkıyor. Damat oynar, kayınpederi gelir 20 ytl çevirir başında ve yere atar. Orkestranın elemanı da parayı yerden alır hemen. Ya da efeler oynarken atılan paraları sanki orkestra elemanları kendileri oynayıp yoruluyorlarmış gibi toplarlar. İşin komiği orkestra canlı müzik de çalmaz, cd'dendir bütün müzik. Zaten o para başta çevrilip niye yere atılır ben bunu anlamış değilim. Al ben yemedim sen ye; sürün para, sürün mü :) Blog alemindeki yol arkadaşlarımdan Umar ve Kayhan da sözleşmiş gibi bloglarında gittikleri konserleri paylaşmışlar. İstanbul merkezli bu blogcu arkadaşlar, nispet mi yapıyorlar anlamıyorum :) Sezen Aksu, Leman Sam, MFÖ konserlerinden kareler bu arkadaşların bloglarında arz-ı endam ediyor. Bilseydim geçen aylarda Leman Sam'ın Aydın'da verdiği konseri atlamaz, bloguma taşırdım :) Oysa ordaydım, bir sürü fotoğraf çekmiştim ama iyi çıkmamıştı görüntüler :) Ayağımın sancısı elime vurdu, yazdıkça yazdım. 5 gün istirahat dedi doktor. Peki ya blog? Blog tutarken ayağın değil elin işlemiyor mu çocuğum senin :) |
|
İki gündür kıvranıyorum. Yürüyemiyorum. Sağ bacağım bana gıcıklık yapıyor!
Abim acil servise gidelim diye tutturdu. Biliyorum, iğne yapacaklar, "yarın şu servise git görün" diyecekler :( Çarşamba İzmir'de olmalıyım (olmalı mıyım ya da) Ama iyileşmeliyim, bu kesin. Çoğunlukla doktorları sevmiyorum. Canım hiç de hastaneye filan gitmek istemiyor :( Sabah olsun gidelim bakalım bir ortopedi servisine. Belki ilk defa doktorlarla ilgili buraya iyi şeyler yazmak da kısmet olur.
Yorumlar (7) | 18.08.2008
|
{Ağustos '08 MisAfiR KaLeM Yazısıdır.} “Önce, aşk vardı. Gökler kat kat kurulmamış, yeryüzü kadem kadem örülmemişken aşk vardı. Ay geceye saklanmadan ve gölge güneşe nikâhlanmadan aşk vardı. Kaderi heceleyen mühürlü defterden ve üzerine ant içilen kalemden önceydi O. Önce yoktu ve aşk vardı.” Sessizliğin sesinin hüküm sürdüğü bir sessizlikteydi o ses: “KÜN!” dedi âlemlerin sahibi. Kendi zâtından bir cevher… Mayasına aşk konulan Nûr-u Muhammedi’den önceydi. Önce yoktu ve aşk vardı. Nihayet âşıklar geldi bir bir âleme: “Âşıklar vardı… Hamken yanan, piştikçe olan âşıklar… Onlar kan ve gözyaşıyla boğulmuş bir coğrafyanın tam ortasındaki rahmet yapısı; yalnız Mecûsî ve putperestlerin değil, bin kez dahi tövbe bozanların açık kapısıydılar. Baktıklarında aşk’ı görür, kalktıklarında aşk’a yürürlerdi… Âşıklar vardı… Dünya hayatını anlık ve aşk’a kulluğu sultanlık bilen âşıklar… Lütfunda olduğu gibi kahrında da aşk’ı sezen ve nefislerini halkın eliyle ezen âşıklar… Âşıklar vardı; asasını fersahlarca ötelere atan ve uzak iklimleri vatan yapan âşıklar…” Ömür Ceylan böyle anlatmıştı aşkı “Önce Aşk Vardı” adlı yapıtında. Bir zaman makinesinden gözgülerle ve âyinelerle nazar etmişti yaşamın mayası olan aşka. Aşkın çöllerinden geçerken Mecnun’a, sevda dağlarını aşarken Ferhat’a, muhabbet kuyularında su ararken Yusuf’a uğramıştı. Aşkımız layık değildir onların aşkına. Emre dilinde bir sevdadır bizimki de. Aşkı tarife kalkışmak haddimiz değildir elbet; ama bizim de sevdiğimize nutkumuz vardır onların diliyle. Her zaman dediğimiz gibidir yine diyeceklerimiz onun diliyle. Söz bizden, ilham kendisindendir. O Sultana arzımız vardır: Sultanım!Gözünden süzülen bir damla yaşa güzellemedir bu. Ayın şavkı vururken sevdamın üstüne, zümrüt yeşili yalımlardan yeniden damıt aşkımı. Dünya sürekli aşk derlerken ve mevsimler heyecanla aşka ilerlerken büyüt aşkımı. İsrafil suruna üflemeden ve toprak bedenimizi çürütmeden besle aşkımı. Uzaktasın şimdi. Uzaklıkların uzak olamayacağı kadar uzakta… Canıma can katan bir sevdanın sıcaklığına yanacak ve gönlümü kor gibi yakacak gözlerine bakacak kadar uzakta… Mahzunluğumu duyurmayacak ve gözyaşlarımı huzuruna sunamayacak kadar uzakta… Sesine vabeste bir sevdanın selinde yoluna baş koyacak kadar uzakta… Sesin, Davud’un kuşları başına toplayan sesi; nefesin Meryemoğlu İsa’nın yarasaya can veren nefesi gibidir bizim için. Toprak seni hikâyet eder bize. Ateş yanışımıza, su ağlayışımıza, hava sana soluk alışımıza şahittir. Şahit ol ey sevdaların gerçek sahibi! Sevdiğimizi senin için severiz biz. Senin huzurunda, senin zatından kopup gelen bir sevdayı severiz biz. Şahit ol ey aşkların gerçek sahibi! İbrahimî bir ateşle yanarak ve Musa misali denizleri yararak sevdalımıza koşarız biz. Maddeden ibaret bir dünyada mananın sonsuzluğuna ererek aşkı besleriz biz. Sevgili! Bekliyorum şimdi seni. Dualar ve âminlerle bekliyorum seni. Hazanın değdiği bir çiçeğin yaprağında... Düşlerin tam ortasında, uyku ve uyanıklık arasında… Sevgili! Aç gözlerini. Bekliyorum şimdi seni… Nuh tufanından önceydi, Öncelere açılmıştı gözler. Zaman, Nuh’un gemisindeydi; henüz yarılmamıştı gökler. Sağanaklara karışıp süzülürken ben, daha anlamlı değildi sözler. İsmail’e koç inmemişti ve Yusuf kuyuya düşmemişti.“Elestü” sorusuna muhatap olmadan kalem seni yazmıştı bile. Çizilmişti gözler kader denilen deftere. Musa’nın asası bölerken denizi, gözlerin sulbündeydi Musa’nın. Zülkarneyn’in elindeki kılıçta ve Süleyman’ın konuştuğu kuştaydı gözlerin. Yunus’un balıkta bulduğu, Eyüp’ün sabırda soluduğu, İsa’nın nefesindeydi gözlerin. Davut’un sesinde tılsımlı, Harun’un nefsinde sınırlı, Mısır çöllerinde saklıydı gözlerin. İsrafil’in sûrunda, Mikail’in nurunda, Cebrail’in kanadında, Azrail’in can hasadındaydı gözlerin. Gözlerin gözlerimdeydi sevgili… Yumma gözlerini. Sevgili! Bekliyorum şimdi seni. Zamandan ve mekândan münezzeh olanı şahit tutuyorum sevdama. Sevgili! Bekliyorum şimdi seni. Bekliyorum Sevgili… --- İsmail Emre ATAN, e-vren günlüğü'nün 4. yılının ilk MisAfiR KaLeM'i. Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 2006 mezunu. Şu an bir taraftan Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesinde yüksek lisans yapıyor; bir taraftan da Isparta'da bir dershanede Edebiyat öğretmenliğiyle uğraşıyor. Tam bir Tasavvuf ve Divan edebiyatı tutkunu olan İsmail Emre'nin geleceğe yönelik en büyük hedeflerinden biri bir sahaf açmak.
Yorumlar (14) | 15.08.2008 | İsmail Emre ATAN
|
EN ÇOK OKUNAN 5 YAZI:
2. Hilton'un 7. Katından Baktım İzmirim Sana!
5. Ben de MisAfiR KaLeM Olmak İstiyorum!
KONUŞTUM!
En iyi yaptığım şey, "yazı yazmak." Kendimi en iyi ancak bu şekilde ifade edebiliyorum. Kendi tasarrufumda olan, benim koyduğum kuralların geçerli olduğu, sadece bana ait bir dünyaya sahip olmanın tadını çıkarıyorum e-vren günlüğü'nde... [Devamı]
|